Salı, Nisan 06, 2010

SEVGİLİYE MEKTUP

Sevgilim, bana kendini anlat diye yazmışsın. Sen de bilirsin ki insanın kendinden bahsetmesi zor,

hatta zanaatkarlık ister ama yine de senin için deneyeceğim. Öncelikle insanı tanımlayan, kimliğini

oluşturan ismim den ve yüzümden başlamak istiyorum. Yüzüm yuvarlak, yüz hatlarım

serttir. Bazen ben bile korkarım yüzümdeki sertlikten, ten rengim tıpkı buğday tanesinin rengi gibidir.

Yalnızlığımı, sevincimi, hüznümü ele veren gözlerim, yeşille mavi arası bir renk. Şehirliler bu

renge çakır göz derler, benimde de gözlerimden dolayı annemler ve köydekiler bana Çaxe diyorlar.

Kimse Nursel’i bilmez. Ben ilkokulu bitirdiğimde babam ortaokula yazdırmak için nüfus cüzdanımı

çıkardığında memura adımı Çaxe diye yazdırmak istemiş memur yazmamış Çaxe diye isim olmaz

(o zaman Kürtçe isim yazmak yasakmış ) gel senin kızına Nursel adını verelim demiş. Babam

ben Nursel Mursel bilmem demiş, benim kızımın adı Çaxe. Bu bendeki çift isim olayı bazen hoş

süprüzlerede neden oluyor, hatta bir gün beni bir arkadaşım aramış Nursel ile görüşebiliryim diye,

bizimkiler Nursel diye biri yok yanlış numara demişler. Unutmuşlar kimlikteki adımı,

benim bile ismimi algılamam zaman aldı, ortaokula yazıldığım dönem okulun ilk dönemlerinde

hocalarım Nursel dediğinde hemen tepki veremezdim. Bazen fırça yerdim hocalardan, niye cevap

vermiyorsun diye.


Sevgilim sakın gözlerimin gökyüzü mavisi gibi parlak ve aydınlık baktığını düşünme, onlarda

ismimdeki ikilik gibi hayata hep ikircikli ve ürkekçe bakıyorlar. Dudakalrım dolgun ve kırmızı ama

annesinin memesinden kesilmiş çocuk gibi somurtkandırlar. Burnum ince ve kemikli, bence burnumda

ki kemik yüzümdeki sert ifadeyi tamamlıyor. Sevgilim en sevdiğim yanım küçücük kulaklarım,

kulaklarımla şarkıcı Mercedez Sosa’nın buğulu sesini duyduğumda içimdeki çığlığı duyar gibi

oluyorum.

Canım sevgilim bana saçlarından bahset diye yazmışsın, saçlarım eskiden uzun ve lüle

lüleyd. Ben küçükken annemin kucağına oturur annem onları tek tek örerdi ve annemle birlikte

saçlarımın ucuna papatya çiçeklerini takardık, sonra bu çiçeklere sevdiklerimizin isimlerini

verirdik, saçlarım artık lüle lüle değiller ve uçlarında papatya çiçekleri de yok.



NURSEL DOĞAN

> Grup 4 <

İstanbul, seyyar satıcılıar- çocuklar, oyunlar.



Benim en çok sevdiğim kimselerdi onlar çocukluğumda,

daha sokağın başında görür görmez

para versin diye,

pencereye koşup başlardım anneme ağlamaya.

Benim hatırladıklarım,

Mısırcı, simitçi, kumaşçı, sütçü, kalaycı,

macuncu, şekerci, baloncu ve salıncakçı.

En çok dönen salıncağı severdik biz,

sıramızı savdıktan sonra

ağzımız kulaklarımızda,

öte mahalleye giden salıncakçının peşinden koşar

başka çocukları seyrederdik dönerlerken.

Misket oynamaktan sıkıldığımızda

çamurdan köfteler yapıp seyyarcılık oynardık arkadaşlarla

ve kafamızdan aşağıya su dökülene kadar devam ederdik bağırmaya.



İstanbul'un seyyar satıcıları,

hatırlarımın en güler yüzlü fotoğrafları onlar,

çocuklara balon, kadınlara kumaş, çarşaf, yorgan satarlardı.

İsim isim sayardık hepsini, hiç değişmezlerdi.



Tek katlı evlerin yerini

tek düze binalar almaya başladı,

sokakta oynayan çocuklar kayboldu,

oyunlar unutuldu, misketler akvaryumlara düştü.

Seyyar satıcılar, büyük caddelere taşındı,

belediyeden kiraladıkları zemine zincirli arabalarıyla

dükkancılık oynamaya başladılar zamanla.

Şimdi karşılaştığım hiç bir satıcı gülümsemiyor,

çoğu zaman merhabaya bile karşılık vermiyorlar.



Hala mahalle mahalle gezenleri vardır elbette

ama yok denecek kadar az sayıları.

En çok maç günleri stadyum civarında köfte, bayrak satanlar,

kahve kahve gezen simitçiler, ciğerciler.

Hala mahalle kalmış semtlerde gezinen zerzevatçılar.



İstanbul'un seyyar satıcıları,

varlıklarıyla bu şehrin fotoğrafından uzun yıllar göz kırptılar bize,

zamanla teker teker kaybolmaya devam edecekler,

büyük caddelerde, belediyeden izinli,

zincirli arabalarının başında

dükkancılık oynamaya devam edecekler.


Evrim GEZDİREN
> Grup 2 <

Lokomotif ve bir sanat eseri arasındaki bağlantı

Demokratik fikirler, özgür düşünceler ortaya atılırken, sosyal adaletten söz edilirken, reformlar yaşanırken ve bunlar sayesinde Avrupa kültürü değişime uğrarken, başka bir güç sessizce etkisini göstermeye başladı. Makineleşmeye geçiş önce iş hayatında olan insanları ilgilendirmiş, işlerini kolaylaştırmış gibi görünse de kısa zamanda bütün dünyayı etkisi altına alacak kadar büyük bir potansiyele sahipti yaratılan şey. Buharla çalışan lokomotifin icadı 1830lara denk geldi ve bu icatla bireylerin hayat tarzı ve düşünceleri değişime uğradı. Buharla çalışan, raylar üzerinde hareket eden bu makine, bir yerden bir yere ulaşımı sağlamanın ötesinde birçok şeye etki etti. Yeni ve alışkın olunmayan bir seyahat aracı olduğundan çok kazalar yaşanmış, bu kazalardan biri de Paris - Versay hattında olmuş ve büyük can kaybı olmuş. Lokomotif kullanılmaya başlanmasından sonra uzun yolculuk yapan kişilerin konaklaması için hanlar kurulmuş, yolcuların dinlenmeleri, yemek yemeleri ve türlü ihtiyaçlarını giderebilmeleri için her türlü imkana sahip mekanlar açılmış. Demiryolları için de çalışmalar yapılmaya başlanarak sinyal sistemleri kurulmuş, istasyon şefi, işaretçi, hat denetleyicisi, frenci, kondüktör, olası yangınları söndürmek üzere görevlendirilmiş itfaiye olarak iş görecek insanlar hizmete alınmış. Lamartine, bu rahat seyahatte karşılıklı oturan, birlikte uzun yol giden kişiler arasında yapılan konuşmalara, bilgi alışverişine, sosyalleşmeye dikkat çekmiş, hatta bu yolla uluslararası barışın doğabileceğine ihtimal vermiştir. 1840'larda bu icat, birçok sorun ve masrafı da beraberinde getirdi. Çok sayıda hat projesi yapıldı, çoğu hayata geçirildi, davalarla uğraşıldı, birçok şehir tahrip edildi, kasabalar çevrelerinden ya da içlerinden geçen trenlerden rahatsızlık duydu, kömür ve demir ticareti patladı... Lokomotifin icadı takdir edilen, beğeni toplayan bir yenilik oldu. Endüstri devrinin ürünleri arasında trenden ve tren kültüründen esinlenilerek yazılan tasvirler, şiirler gösterilebilir. Tren düdüğünün sesi, işaretçi, yakınını bekleyen insanlar, bekçi fenerleri bu öğelere örnek gösterilebilir. Tren aynı zamanda günümüz edebiyatının varoluşunun bir parçası. 19. yy. boyunca örneklerini görmek mümkün. Zola'nın 'Human Beast', Hardy'nin 'The Journeying Boy' örneğin. Frith'in 'The Railway Station' adlı eseri de o dönem ruhunu taşır. Demiryollarının yapımı mimari sanatını da doğrudan etkilemiştir. Tren geçişine uygun yollar bulmak, o yola uygun, düzgün şekilde binalar inşa etmek, mimari sanatının değişimlere uğramasını kaçınılmaz kılmıştır. Bir kültür ürünü olarak trende kullanılmak için icat edilen 'bilet' de o dönemde ortaya çıkmış, 1838'lerde kullanımı son derece yaygınlaşmış, adeta dünyada patlama yaratmıştır. Günümüzde tren, Avrupa'da bayağı bir kolaylık sağlayan, konforsuz bir taşıt olarak çağrışım yapmakta. Türkiye için ise hızlı, trafiğe maruz kalmadan ilerleyebilen toplu taşıma aracı tanımından öte bir şey değil.



Kaynak: From Dawn To Decadence, Jacques BARZUN.


Buyçe YEŞİLBAŞ
> Grup 2 <

KASSAS

Kassas oyununun tasarım ve yönetimi Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran'a ait. Oyunun adının Kassas olmasının sebebini şöyle açıklamışlar : "Eski zamanlarda Kassas, kafasından hayali hikayeler anlatan, anlattığı hikayeye kendisini de katan ve kıssadan hisse çıkartan gezgin anlatıcılara denirmiş. İstanbul'un şimdiki Kassasları olsa olsa seyyar satıcılardır dedik, İstanbul kazan biz kepçe peşlerine düştük". Gerçekten de macuncusundan çiçekçisine, kalaycısından şerbetçisine hepsinin ayrı ayrı hikayeleri var. En üzücü olan ise bu insanların senelerdir İstanbul'da olup anca ekmek parası kazanabilmeleri, içinde yaşadığı ve şu anda 2010 Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul'un boğazını, Topkapı Sarayı'nı, Gülhane Parkı'nı görmemiş olmaları. Çoğu tiyatroya, sinemaya hiç gitmemiş. Bu hikayeleri onların ağzından dinlemek çok etkileyiciydi. Öyle gerçekçi, öyle samimi konuşuyorlardı ki onlar gülünce izleyici de gülüyor, onlar derdini söyleyince izleyici o üzüntüyü paylaşıyordu, karşı karşıya sohbet eden iki insan gibi. Çok şey değil, sadece rahat bir yaşam, kiradan kurtulmak, çocuğunu görebilmesine yetecek kadar para kazanmak,sayesinde 3 5 kuruş kazanabildiği arabasını rahatça, zabıta korkusu olmadan güzel bir yere açıp o akşamın yemek parasını
çıkarmak... istedikleri bunlardı. Konuşmaların kağıttan okunmasına gelince. Bence bu oyunun büyüsünü riske atmamak için yapılması gereken birşeydi. O kadar çok ve uzun şeyler söylendi ki. hatta bazıları sayısaldı, unutulması halinde o sürükleyicilik uçar giderdi. Zaten onların konuşmaları da çok şey değiştirmedi. Biz her şeyi en duru haliyle seyyar satıcılarımızdan öğrendik yine, tertemiz Anadolu insanından. En son hepsine teker teker nereden geldiklerini sordular, hepsi doğduğu yeri söyledi. Ardından İstanbulluyum dedirttiler ve onlar da gururla İstanbullu olduklarını söylediler teker teker. Bu gururu taşımakta haklılar hepsi İstanbul'un birer kültür öğesi. En basit örneğinden yazın sokakta bir mısırcı, kışın kestaneci, bozacı görmezsem moralim bozulur benim. Onların bize, bizim onlara ihtiyacımız var.

Buyçe YEŞİLBAŞ
> Grup 2 <

Cumartesi, Mart 06, 2010

Rousseau Çıldırmış Olmalı

Bu yazıyı okuduğumda anlam veremediğim yanlış mı algılıyorum dediğim bir çok yer ve cümleler vardı. Çünkü bu adam resmen tiyatroya savaş açmış ve günümüzde ne kadar gerekli olduğunu düşündüğümüz sanatın aslında ona göre gereksiz ve zararlı olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım.
Rousseau'ya göre tiyatro toplumun ahlakını bozduğunu ve insanları melankoliye sürüklediğini söylüyor. Ama bu günümüzde bazı dizilerde bu şekilde olmaktadır. Hala yayınlanmakta olan bir çok dizi topluma zararlı ve ahlak dışı konuları yüzünden rahatsız edici boyuttadır. Ama tiyatro herzaman insanların sonunda bir ders aldığı çoğu zaman eğlenceli oyunlardır ve hiç bir zaman tiyatronun zararlı ve ahlak dışı olduğunu düşünmedim. İyi kötü, yaşamda var olan her çeşit kişiliği insan önüne seren; günlük hayatta başımıza gelen her türlü olaydan, her türlü sorunumuzdan bahseden, bunları bize canlandıran insan topluluğu tiyatronun nasıl bize kötü örnek olacağını ve bizi bozacak, yanlış etkieleyecek kurumlar olduğunu düşünebilirizki?
Tiyatro bizim yaşadıklarımızı bize göstererek, canlandırarak bize hatalarımızdan bir ders çıkarmamızı ve yaptığımız yanlışların dışardan nasıl göründüğünü gösteriyorlar. Ben kısacası Rousseau'nun bu yazısını görünce şok oldum ve ilk defa tiyatronun zararlı olduğunu düşünen bir insanı gördüm. Bunun aksine tiyatro gerçekten her dönemde gerekli değeri görmeli ve yaşamalıdır.

Anıl Akif Bölükbaş

> Grup 4 <

Çarşamba, Mart 03, 2010

OPERA VE TÜRKLER

Opera nedir? Ansiklopediler şöyle tanımlar “opera”yı: “Sözlerin tümü ya da büyük bölümü şarkı olarak söylenen, müziğe uygulanmış sahne yapıtı ve baştan sona bestelenmiş sololu, orkestralı sahne oyunu.”(1)
Opera anayurdu İtalyada, mısraları Renuccini tarafından yazılan ve Peri tarafından 1594’de bestelenen “Dafne” adlı opera eseri ile ortaya çıkmış ve bu çıkış sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırmıştır.(2) Bununla birlikte İtalyan Operası Avrupada hızla yayılmış ve birçok Avrupa ülkesi operanın etkisi altına girmiştir. Bu Avrupa ülkelerinden birisi de Fransa’dır. Fransada opera zevki 1645 senelerinden sonra ülkeye gelen İtalyan truplarının etkisiyle uaynmıştır.(3) 1671’de ilk opera binası “Académie Royal de Musique”, Cambert adlı bestecinin Pomone adlı eseriyle açılmıştır. Fransada başlayan bu opera merakı, Osmanlı elçilerinin Fransada bulundukları dönemde operaya şahit olmaları ve tanımalarıyla, geri döndüklerinde yaşadıklarını padişaha iletmeleriyle Osmanlı’ya da bulaşmış hatta en önemli opera eserleri İstanbul’a getirtilmeye çalışılmıştır. Peki elçiler operayı nasıl anlatmışlar? Yirmisekiz Mehmet Çelebi tuttuğu günlükde şöyle der: “Paris şehrine mahsus bir oyun var imiş. Opâre derler imiş. Acaip san’atler gösterirmiş. Şehrin kibarları varırlar, vasi dahi ekseriya varır, kral bile ara sıra gelir imiş.”(4) Zaten kralın gitmesi operayı daha da önemli bir hale getiriyor sanırım o dönem için. Böylece III. Murad döneminde (1574-1595) sarayda ilk müzikli oyun sergilenmiştir. Aslında kayıtlara göre Türkiyede ilk opera III. Sultan Selim tarafından davet edilen bir İtalyan topluluk tarafından 1797 Mayıs ayında sahnelenmiştir.(5) Hatta opera merakı öyle artmıştır ki Tanzimat’tan sonra Verdi’nin, 1846 yılında bir İtalyan opera grubu tarafından Beyoğlunda oynanan “Ernani” operası bu merakın ve ilginin en büyük kanıtlarından biridir.
Aslında operaya olan bu ilginin altında elçilerimizin operayı asillerin ve aydınların eğlencesi olarak nitelendirmesi, kadın ve erkeklerin birarada bu eğlenceye geldiğini ve herkesin mücevherden yapılmış giysiler giydiğini belirterek nasıl bir gelişmiş kültür, abartı ve modernizmin olduğunu vurgulaması, yavaş yavaş Avrupa hayranı olmaya başlayan, özellikle Fransa’ya olan hayranlığını gizlemeyen Osmanlı hükümdarları için “opera” olmazsa olmaz hale gelmiştir. Onlar da o gelişmiş asil seviyeye ulaşmalı ve hiçbir yenilikten ve de sanattan geri kalmamalıdır. Bu tavrın etkileri özellikle Lale Devrinde karşımıza çıkar. Sadece operalar getirtilmekle kalmaz ayrıca dönemin padişahları birçok opera eserine de konu olur. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın konu edildiği birçok oyun, opera eseri vardır. Örneğin; Soliman Second ou les Trois Sultanes.(6) Yani opera asillerin asil eğlencesidir.

Kaynaklar:

1.www.yeniforumuz.biz/osmanli-doneminde-opera
2. mitoloji.info/operanin-tarihi.nedir
3. mitoloji.info/operanin-tarihi.nedir
4. Rado, Şevket; Pariste bir Osmanlı sefiri
5.www.sahneden.com/arsiv/aralık03
6. And, Metin; Tiyatro,bale ve opera sahnelerinde Kanuni Süleyman imgesi, Dost Yayınları




Buket Gonca Gül

> Grup4 <






Rousseauo'a Cevap

Gerçekten de tembellik yani "atıl olmak" bizi kendimize yük edecek duruma getirir.Bu fikre katılmamak tam bir deliliktir.
Nedense insanlar bunu gereklilik gibi görmektedir.Zaten o boşluğu dolduramayacakları için onlara yük olacaktır.Sözün kısası yüzlerini eskitmemek
için tiyatroya ara veren oyuncuların ;bizi onları hatırlamamaya iteceği kesindir.
Eğlencelerin kaynağına indiğimizde ;evet aslında demokrasi eğlenceye önayak olur.Fakat eğlenceyi(tiyatroyu) ortaya çıkaran insan
topluluklarıdır.Hepimizin bildiği gibi tiyatro günümüzdeki en eski sanat dallarından biridir.Tiyatro daha demokrasi kavramı yokken çıkmıştır ortaya.
Burada demokrasinin en büyük rolü tiyatroyu desteklemesidir.Örnek verecek olursam; "YALAN" evrenin var olmasıyla ortaya çıkmıştır ve birini kandırıp yalan söylerkende aslında tek kişilik dev bir oyun oynarız kendi sahnemizde.
Bu tür oyunları oynayabilmek hangi tür insanlara uygundur derseniz eğer;bu işe sonuna kadar sıkı sıkıya bağlı olan insanlar derim.Şimdilerde sizin dediğiniz gibi mutlu insanların açık havada, aynı gökyüzü altında size mutluluğun tatlı duygusallığını verebilecek festival alanları yok ne yazık ki. Bu işe yürekten bağlı insanlar bizlerde unutulmayacak izler bıraksınlar ki tiyatro eski popülerliğini geri kazansın.Siz tiyatro insanları kısıtlamalar sizleri durdurmasın. İzin verin sanat güneşi sizin masum eğlencelerinizi aydınlatsın.

Peki nedir bu eğlencelerin amacı?Sizinde dediğiniz gibi ;bu eğlenceler yapılsın ki herbiri diğerlerinin içinde kendisini görsün ve sevsin böylece birbirlerini daha çok sevsinler.


HANDE Y. AĞDAŞ

> Grup 4 <

Salı, Şubat 23, 2010

SOKRATES OLMAK GÜZEL ŞEYMİŞ


M.ö 399 yılında Atina'da bir hücrede geçer hikaye ve hücrenin içinde açılır perde. M.Ö. 399 yılında Atina'da yaşananlar şekil bile değiştirmeden 2010 yılının kültür başkenti diye övündüğümüz İstanbul'umun hücrelerinde de yaşanıyor... Düşünmek büyük suç, hala birileri korkuyor konuşmaya ve hatta düşünmeye. M.Ö. 399 yılında olduğu gibi kralın işine gelmeyen cümleler ölüm cezası ile sonuçlanıyor. Geçen asırlar içinde tek değişiklik ise ölüm cezasının, ömür boyu hücre cezasına dönüşmüş olması. Eğer düşünmeyip eylem ile sonuçlandırdıysanız suçunuzu size ait bir adanız bile oluyor,eğer sadece düşündüyseniz ne adası hücre bulursanız şanslısınız.

Sokrates M.Ö 399 yılında halkı bilgilendirdiği için ölüm cezasına çarptırılır, son gecesinde gardiyan zehrini hazırlarken Sokrates'in bir kaç cümlesi ile düşünebildiğini anlar fakat bazı insanların düşünebilmesi bile tehlikelidir. Sokrates'in karısının onu kaçırmak için gelmesi ile artık hücrede iki tane Sokrates vardır. Dönemin bazı düşünürleri sadece karlın istediklerini düşündükleri için o hücrede değildirler. 2 Sokrates birbiri ile konuşurken kendimi de hiç yabancı olmadığım bir konuşmanın içinde buldum, oyun dün yazılmış da bugün oynanıyor gibi bir kaç isim değişikliği ile replikler değişmeden bire bir günümüze uyarlanabilir sorunsuzca.

Sokrates'in karısı o zamandan bu zamana değişmeyeni özetler: tek düşünebilen canlı olan insan neden öldürür birbirini? O sırada iki Sokrates kavga etmektedir ve bu kavga sırasında Sokratesler aşık oldukları kadının ölümüne sebep olurlar. tam bu sahne esnasında Küçük İskender'in "hiç bir silah yaralamaz insanı başka bir insan olmadan" sözü geldi aklıma. Kendi içimizdeki bizle kavga ederken en sevdiklerimizi öldürüyoruz galiba istemden. Sokratesler son horozda öttükten sonra balaban zehrini içerek hayatlarına veda ederler... düşünebildikleri hayatlarına...

Yüzyıllar geçsede değişmeyecek tek şey düşünmenin büyük bir suç olduğu helede iktidarın istemediğini düşünüyorsan ölmekten başka şansın kalmıyor.


M. AYSİMA DÖŞEREL

> Grup 4 <

Pazar, Ocak 24, 2010

Çarşamba, Aralık 23, 2009

DİVANYOLU

Her şey okul projesinde Divanyolu'nu seçmemle başladı. Fotoğraflarını çekmek ve hakkında bilgi toplamak üzere ilk gün Buyçe'yle birlikte Sultanahmet'e gittiğimizde aradığımızı bulamamış ve yeterli bilgiye sahip insanlarla görüşememiştik sonra oturduğumuz yerdeki çalışanlar bize Les Arts Turcs adında yerel bir kültür merkezi olduğunu ve en iyisinin, Les Arts'ın başkanı olan Nurdoğan Şengüler'le görüşmemiz olacağını söylediler. Aynı gün oraya gidip Nurdoğan beyle konuştuk, çeşitli kültürel-sanatsal etkinlikler ve geziler düzenleyen, daha çok fotoğraf üzerine eğilen bir kültür merkezi. 13 Aralıkta bu yıl ikincisi düzenlenecek olan İstanbul temalı fotoğraf yarışmasından ve haklı olarak yarışmaya katılanların neden yabancı olmasını tercih ettiğinden bahsetti. Buradan katılanların onu yarı yolda bırakmaları ve beklenildiği gibi çalışmamaları, yeterince emek vermemelerinden ağzı yandığı için yarışma için böyle bir kriter getirmişler. Bana yarışmaya katılamayacağımı fakat eğer gerçekten çalışır ve iyi bir iş çıkarırsam galada çektiğim fotoğrafları sergileyeceklerini söylediler. Birbirimizi anladık, istediği tek şey; lakayt olmayan, üzerinde çalışılmış, emek verilmiş bir üretimdi. Uzun bir süre detaylarını anlattı, kapıdan çıktığımda elimde kendi aylık yayınları olan Sultanahmet dergileri, geçen senenin fotoğraf yarışması afişleri, cdler, kafamda bir sürü fikir ve içimde büyük bir heyecan vardı. Bu benim için hem önemli bir tecrübe hem de yurtdışından gelen profesyonel fotoğrafçılarla tanışmam, bu alanda bir yön çizmem için başlangıç adına iyi bir fırsattı. Böylece yaklaşık iki ay boyunca haftada birkaç defa yaptığım Divanyolu ziyaretleri başlamış oldu. Turistik bir merkez ve yerel halkın buluştuğu bir yer olması sebebiyle farklılıkları aynı kadraja sığdırabildim. Esnaf ve seyyar satıcılar daha önce hiç karşılaşmadığım kadar sıcakkanlılardı. O süre boyunca çektiğim fotoğaflar bir gününü anlatır nitelikteydi Sultanahmet'in. Tramvayıyla, turist avlamaya çalışan garsonlarıyla, hafta sonları akın eden turistleriyle, melodika çalarak para toplayan çocukları, mendil satan ihtiyarlarıyla, Çeberlitaş'ı, Ayasofya'sı, kütüphanesi, yanında yatanlarla zıt görüşlere sahip ama onlarla aynı yerde uyuyan Şeyh Bedrettin'i, her gün farklı insanları, farklı karakterleri üzerinde buluşturan kaldırımları, dinamizmi ve karanlık çökerken rengarenk parlayan haliyle... Bunun için uğraşırken keyif alıyor olmam, ne yolu gözümde zorluk haline getirmeme izin verdi ne tekrar tekrar çekilen ve düzeltilen kareleri. Gala için hazırlıklar son hızla devam ediyordu, dünyanın farklı ülkelerinden yarışmaya katılacak olan yüzlerce fotoğraf önce halk jürisi karşısına çıktı sonra aralarında Ersin Kalkan'ın da bulunduğu gazeteci ve fotoğrafçılardan oluşan asıl jürinin karşısına. O sırada davetiye için tasarım yapılıyor, logolar ayarlanıyor, davetli listesi çıkarılıyordu, tüm bu gelişmeleri hep birlikte yaşarken imece usülü çalıştık, kim neyi yapabiliyorsa...Nurdoğan bey elime kağıt kalem verip davetiye için bir yazı yazmamı istedi, beğenildi biz de onu kullandık, diğer çalışanlar gala gecesi için detayları organize ettiler vb. Nitekim en sonunda tüm bu yorgunluğun ardından -ki en küçük şeyleri bile düzeltmek, ortak bir amaç için bilfiil çalışmak sonunda gelen ''işte şimdi güzel oldu'' hissini kuvvetlendiriyor- 13 Aralıkta Binbirdirek Sarnıcı'nda, derece ve mansiyon alan fotoğrafların sahiplerinin, kültür bakanının, yurtdışından ve buradan çeşitli sanatçıların katılımıyla gala gerçekleşti. Hem hava koşulları hem izdihamdan kaçınmak istedikleri için çok büyük bir kalabalık yoktu ancak yine de her şey keyifliydi. Perdede üzerinde o kadar çalıştığım ve heveslendiğim slayt gösterisi halindeki sunumumu görmek de çok güzel bir histi ve o ana kadar olan her şeye değdi.


Emel PİLAVCI
> Grup 2 <

Pazartesi, Aralık 21, 2009

Ütopya

Dönemin yönetimsel haksızlıklarına, sınıf egemenliğine, paranın azınlık tarafından kazanılıp, büyük çoğunluğun fakirlik içinde yaşaması gibi sorunlara karşı bir model öneren, dönemin düşünen ve cesaretli beyinlerin oluşturduğu modellerdir ütopyalar. Bu noktada ütopyaların önemi doğruluğu yada yanlışlığından çok model teşkil etmelerinden geçmektedir. Her bir modelin (hayalin) kendi içerisinde tutarlı olan olmayan, uygulanabilir olan yada olmayan yönleri bulunmaktadır. Platon benzer bir çalışmayı çok önce "Republic" eserinde ortaya koymuştur. Bu ve benzer çalışmalar kuramsal olarak bugünkü sosyalizm kuramının ortaya atılmasında önemli rol oynamışlardır. Sınıfsız ve parasız bir toplum hayali daha sonraki kuşakların da oldukça ilgisini çekmiş ve nihayet Karl Marx "Das Kapital" ile bu modellerin kuramsal ve ekonomik alt yapısını oluşturmuştur.

Okuduğumuz Colombus ve Bartolome metinleri ile ütopyacılar arasında bağlar bulunmaktadır. Colombus sayesinde yeni bir kıta ile karşılaşan Avrupalılar bu kıtadaki yaşam ile ilgili bilgilere ulaştıkça başka bir dünyanın gerçekleşebileceği ile ilgili fikirlerini daha güçlü savunabilir hale gelmişlerdir. Zira Colombus'un günlüğü ve mektubunda adalardaki insanların mülkiyet kavramının olmadığı, Krallar yada büyük otoriteler tarafından yönetilmediği, insanların altın, para yada mücevher gibi şeylere değer vermedikleri ve diğer yandan da büyük bir alçak gönüllülük ve mütevazılık içinde beraberce yaşadıkları anlatılmıştır. Bu bilgilerin Avrupa'daki aydınları etkilemiş olması kaçınılmazdır.

Ütopyalardaki toplum fikri bir mutual bir yaşam fikrinden gelişmektedir. Bu noktada bazı kuralların olması normaldir. Bu kurallar bireyin çıkarından çok toplumun çıkarına hizmet etmek amacı ile konulmaktadır. Bize uyan uymayan, tutarlı olan olmayan yada insan "doğasına uymaz" dediğimiz noktalar olabilir ( "insan doğası" kavramı da oldukça tartışmaya açık bir konudur.). Zaten bu hayallerin mükemmel olmasını beklemekte komik olur. Önemli olan yakılan ateşin büyümesine katkıda bulunmaktır. Belki bu sayede daha doğru sistemlerin kurulabilmesi için gerekli iradeler sağlanabilir.


Emrah Kara


> Grup 2 <

Pazar, Aralık 20, 2009

>>>Poster Harita Ödevi ( Grup 3 )

Tarihten günümüze dönüşüm geçirmiş yirmi yedi mekandan biri seçip yola çıktık.Kitapları karıştırdık, insanlarla konuştuk, fotoğraflar videolar çektik ve girmediğimiz delik kalmadı mekanımızın hikayesini anlamak için.Sonunda sizlerle sadece ufak alıntılarını paylaşabildiğimiz bu yazılar çıktı kendi tecrübelerimizden.




Can KANDARA-Tekfur Sarayı

“Tekfur aslında Ermenice bir sözcük, taç taşıyan anlamına gelmekte. Blakherbai saray kompleksinin en yüksek tepesinde bulunduğu iddia edilen bu sarayın İstanbul’un fethinden önce de kullanılmış olma ihtimalide çok yüksek...Tekfur Sarayı’nı araştırma ödevim olması itibari
ile iki kez ziyaret edebildim. EdirneKapı Metrobüs durağından indikten sonra surlarin kenarından Eğrikapı’ya doğru yürüyüp Avcıbey Spor Tesisleri ile karşılaştım. Aslında tek bir top sahası ve kıraaathaneden oluşan bu yer Tekfur Saraı’nın bitişiğinde yer alıyor. Kamerayla dört tarafı kapalı olan bu saraı çekmeye çalışırken yine Tekfur Sarayı’nın güney cephesinde parkta oynayan çocuklardan biri bana ısrarla ‘hello hello’ diyordu...”






Nergis USLU-Kalenderhane

“Yaklaşık 1500 yıllık bir geçmişe sahip bu mekan, bugüne kadar içinde birbirinden çok farklı insanları barındırmış ve tabii onu her kullanan tarafından da değiştirilmiştir. Bizanslılar kullanıyorken bir kilise olmuş, Latinler gelince farklılaşıp Katolik kilisesi olmuş, sonra onlar gidince de eski haline geri dönmüş, sonra Osmanlı’nın eline geçince dönemin (ve sonrasının) en ilginç gruplarından birine ev olmuş, sonra Camii olmuş, başına kötü şeyler gelince (deprem, yıldırım gibi) önce tamir edilmiş sonra boş verilmiş, sonra tekrar hatırlanmış aynı anda hem camii hem müze olmuş, tabiri caizse çok şey görmüş geçirmiş bir İstanbul mekanıdır Kalenderhane.”






Yasin DOĞAN-Büyük Saray

"Bizans İmparatorluğuna ait en önemli
yapılardan biri de hiç şüphesiz zengin mozaik betimlerine sahip Büyük Saray kompleksidir. İmparatorluk Sarayı ya da Kutsal Saray olarak adlandırılan yapı ilk kez İmparator Konstantinus döneminde (324-337) inşaa edilmiştir. Saray oldukça geniş bir alana yayılmaktaydı. Ana girişi Ayasofya tarafındaki, Konstantinus'un annesi Agusta Helen'e adanmış sütunlu bir avlu tarafında olduğu bilinmektedir. Bu kısımda kapılar ve odalar altın kaplama olduğu için “Chalke” ya da “Bronz Kapı” olarak adlandırılmıştı. Saray teraslar üzerinde değişik fonksiyonlu binalardan oluşmaktaydı. Burada; hizmetçilerin bulunduğu alanlar, mutfaklar, yatakhaneler, zindanlar, polo sahası, tören salonları, özel stadyum ve havuzlar, kiliseler, hayvan barınakları yer almaktaydı."




Harutyan DALGA- Arap Camii

“Diyanet İşleri Bakanlığı’nın verdiği bilgiye göre Türkiye’de 79.096 camii var. En çok camii olan şehirlerimiz sırasıyla İstanbul, Konya ve Karaman...Arap Camii bu camiiler arasında İstanbul’da en eski camii olma özelliğine sahiptir. İstanbul’un Galata semtinde Tersane Caddesi, Galata Mahkemesi Sokak’ında bulunan camii aynı zamanda Galata yakasının en büyük camiisidir. Büyüklüğü nedeniyle Cami-i Kebir de denir. Hırdavatçıların ve eski dükkanların arasında kalan bu camii yoldan geçenlerin farketmesi nerdeyse imkansızdır....Çocukluğum Perşembe Pazarı civarında geçti. Babamın Perşembe Pazarı’nda metal, çinko ve aliminyum işlerinin yapıldığı bir dükkanı vardı. Hafta arası okula gider, hafta sonu ise dükkana giderdim. Bu proje sayesinde eski günlere geri gitmek ve o hatıraları tekrar canlandırmak eşsiz bir tecrübe oldu.”


Cansu BAŞLILAR- Topkapı Sarayı, Harem

“Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar devletin idare merkezi ve Osmanlı sultanlarının resmi ikametgahı olmuştur. Padişahların Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı ve diğer saraylarda yaşamaya başlamasıyla boşalan Topkapı Sarayı’nda diğer görevliler yaşamaya başlamıştır. Topkapı Sarayı’nın ilk defa müzeymiş gibi gezilmesi Sultan Abdülmecit dönemine rastlar. Sarayın halka açılması da Atatürk’ün emriyle gerçekleşmiştir. Kelime anlamı olarak tabu, yasaklanmış anlamına gelen “harem” sözcüğü İslam toplumunda giderek aile kavramı için k
ullanılmıştır. Harem, sultanların ailesi ile birlikte yaşadığı yer olmakla beraber 16.yy’dan 19.yy başlarına kadar çeşitli dönemlerin üslubundan örnekler içeren, mimarlık tarihi açısından son derecek önemi bir komplekstir...”

Burcu HALAÇOĞLU YEŞİL- Çemberlitaş

"Çevresinde yaşayanların çoğunun
Dünya’nın merkeziymiş diye tanımladığı Çemberlitaş, (şimdiki haliyle semtin adı) bir forum ve ortasındaki sütundan ismini almıştır. Dikildiği tarih M.S. 328’ten bu yana Çemberlitaş’ın başına gelmeyen felaket kalmamış ve bu felaketlerin sonunda sık sık onarım çalışmalarına maruz kalmıştır. Onarımlar esnasında zaman zaman yapısı değiştirilmiş zaman zaman da yalnızca tamir edilmiştir. Neredeyse 1700 yıldır ayak durmaya çalışan sütun zamanın ve felaketlerin yıpratmasının yanı sıra hatalı onarım çalışmaları sebebiyle de büyük hasarlar almıştır. Çemberlitaş ile ilgili pek çok söylenti var. Çeşit çeşit söylentisiyle, bitmeyen tadilatıyla, reklamıyla, bürokrasiyle, rant ve turizm kapısı olarak Türkiye’de tarihsel bir anıt Dünya’nın Merkezi: Çemberlitaş."





Eyüp Emre UÇARAY - Küçük Ayasofya




"Yapıldığı yıldan beri hep bir adım geride kalan Küçük Ayasofya mevcut siyasi otoritelerin hep oyun alanı olmuş tarih boyunca. Yapı olarak olmasa da mevki olarak Hıristiyanlık öncesi çağlara uzanan bir tapınak alanı olarak karşımıza çıkmış. Dinlerin birbirlerinden bıçak gibi kesilip ayrılmadığını, belirli ritüellerin insanlar tarafından hep taşındığının ve taşınacağının ayaktaki canlı kanıtıdır. Üzerinde tarih boyu devam eden mücadele halen devam etmektedir. Yenileme çalışmaları için kaynak aranırken, yani 2000’li yılların başlarında Küçük Ayasofya eski günlerini aratmayacak savaşlara sahne olmuştur. Şu an için Caminin Külliye Kısmı Hoca Ahmed Yesevi Vakfı tarafından el sanatları merkezi olarak işletilmektedir.Küçük Ayasofya Camii Fatih ilçesinde Cankurtaran ile Kadırga semtleri arasında Eski Marmara Surlarının güney kısmına yaklaşık 20–25 m. mesafede yer almaktadır. 324 yılında Costantinus Sasani Prens’ine topraklarında Hormisdas Saray’ına sığınma hakkı verir. Daha sonra tahta geçen İmparator I. Iustinianos Hormisdas Sarayı olarak bilinen Büyük Saray’ın yakınında ve Havari Petrus ve Pavlos adına yapılmış bazilikanın bitişiğinde, planı gene bu yapı örnek alınarak hazırlanmış bir kilise inşa ettirir. Kaynaklarda Havari Petrus ve Pavlos adına bir kilise bulunduğu belirtiliyorsa da günümüzde bunların yerlerini tam olarak belirleyen hiçbir kanıt yoktur. Ama I. Iustinianos inşa ettirdiği yapı hala ayakta durmaktadır."

Cuma, Aralık 18, 2009

Hezarfen Ahmet Çelebi

17. yy.da yaşamış bilim adamlarından Hezarfen Ahmet Çelebi ve onun yaptıklarıyla,hikayesi bana hep çok ilgi çekici olarak gelmiştir.
Bazı kaynaklara baktığımızda ,ilk uçan adam olan Hezarfen Ahmet Çelebi'nin,çağından yüzyıllarca önce aynı düşünceyi gerçekleştirmek isteyen Türk bilgini İmam Cevher'i örnek aldığı yazmaktadır.Ayrıa Hezarfen Ahmet çelebi'nin Leonardo Da Vinci'nin kuşlar üzerine yaptığı çalışmalardan ilham aldığı yazmaktadır.Çelebi ilk ''uçan'' insandır.Trafik sorunun olmadığı bir dönemde ,''ilkel''şartlar altında,Galata Kulesi'nden kuş kanatlarına benzer bir araçla kendini boşluğa bırakan Hezarfen Ahmet Çelebi,ilk zamanlar dönemin padişahları IV.Murat tarafından çok takdir edilse de,bilime olan merakı ve kendini geliştirme aşkı yüzünden sürgüne yollanmış ve orada da vefat etmiştir.
Hakkında kısıtlı bilgilere sahip olunan Hezarfen Ahmet Çelebi'ye olan hayranlığımın bir diğer nedeni ise;okumayı,düşünmeyi,araştırmayı(başka ülkelerin bilim adamları ve sanatçılarını merak etmesi) pekte fazla sevmeyen Türk insanlarının içinde olmasına rağmen merakını bastırmayıp,evinde sürekli deneyler yapması ve farklı bilim adamları ve sanatçıların yapıtlarına(Leonardo Da Vinci,İmam Cevher vs..)olan ilgisidir.Günümüzde bile varlığını küçük yaşlardan sonra kaybettiğimiz ''aman öğrensek ne olucak ya da ne değişecek ki''diye bastırdığımız ''merak''duygusuna Çelebi had safhada sahiptir.O yıllarda ki,o ilker şartlara rağmen,kısıtlı kaynakları kendine ışık olarak kullanması,merak duygusunun var olması ve bunu törpülememesi(merakı yüzünden sürgün edilip,sürgüne gittiği yerde vefat etmesine rağmen),başarısız denemelerinden sonra bile vazgeçmemesi ve bir ilki (uçmayı)başarması,kendine yeni bir şeyler katmak adına evinde kendi kendine deneyler yapması Hezarfen Ahmet Çelebi'ye olan hayranlığımı kat kat arttırmıştır.

Işıl ARIN
> Grup 4 <

Obama the Kukla

Günümüzün hükümdarı mükemmel bir kukla olabilmeli. İpleri oynatana ses çıkarmadan boyun eğebilmeli öncelikle. Peki bu kuklayı topluma nasıl sunmalı?

Medya avucunda olmalı. Bugün büyük kitlelere ulaşmanın tek yolu buradan geçer ve propagandanın en sıkı dostudur medya. Eğer medyayı iyi kontrol ederseniz, toplum da emrinizde olur. (1) halkla ilişkiler uzmanı olmalıdır, hitap şeklinden oturmasına, sunduğu imaj mükemmel olmalı, bir Hollywood yıldızı edasıyla hareket edebilmelidir bu kukla. İmaj herşeydir ve bu çok çeşitli dünya toplumunda Yahudi, Müslüman herkese hitap edebilmelidir. İsim bile önemlidir. Barack Hüseyin Obama sadece adıyla bunu başarmıştır. (2)

Aldatma üstadı olmalıdır bu kukla ve yarattığı yanılsamayı inandırıcı kılmalıdır yaptıklarıyla. Tükendiği iddia edilen doğal kaynak kullanımından alternatif (joetermal, güneş, su, rüzgar) enerji kullanımına yönelmelidir. Herkesten daha “yeşil” bir yaklaşım olmalıdır bu gezegene ve uzaya taşmalıdır. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nden (NASA) daha başarılı bir idaresi olmalıdır. Buradaki tükenince oradakinin tekeli onun elinde olmalıdır. Savaşlardan ve ölümlerden bıkmış bu dünyada s,lah ve savaş sanayisinde yalınlaşma olmalıdır izlediği politika.

En önemlisi insanlara özgürlük sunmalıdır, çünkü özgürlük insanın temel taşıdır ve özgürlüğü aramak ve soruşturmak insan evriminin merkezidir. (3) her insanın yaşamaya, su içmeye ve bu havayı solumaya ihtiyacı vardır. Fakat daha da öenmlisi bilgiyi elinde tutmaktır. İnsanları kendi hayatlarının üstündeki kontrolden men etmenin yolu budur. (4) Kontrolü kendinde olmayan eninde sonunda teslim olur.

Kaynaklar:

1: Noam Chomsky, Media Control – The Spectacular Achievements of Propaganda 2. Edition An Open Media Book, Seven Stories Press / New York, sayfa:11-13

2: Barack: Hebrew word “Baruch” www.nameroots.info/search.php Hüseyin: Müslüman ismi Obama’nın ise İngiliz misyonerlerinin Afrika’da edindiği bir isim olduğu rivayet edilmekte

3: Noam Chomsky, Goverment in the Future – Open Media Series, Seven Stories Press, sayfa:10-11

Von Humboldt, Limits of State Aetron, bölüm:8 sayfa:76

4: Noam Chomsky, Media Control The Spectacular Achievements of Propaganda 2. Edition

An Open Media Book, Seven Stories Press / New York, sayfa:10 - “Public must be barred from managing of their own affairs and the means of information must be kept narrowly and rigidly controlled.”



Suzin AKALAN

> Grup 1 <

B612'den Dünya'ya

İçine iki Dünya Savaşı sığdırabilmiş bir yüzyılın çocuklarıyız biz.İnancın terörle birlikte anıldığı bir ortamın havasını soluduk.Bugün benim yaşlarımda olanlar henüz bebekken yüzleştiler nükleer sorunuyla.Silah markalarını, patlayıcı adlarını daha iyi bilir olduk oyun adlarından.Çocukları vurulmuş, çocukları öldürülmüş, çocukları asılmış bir ülkenin kaosunun gölgesinde, içlerindeki çocuğu öldürerek büyüyen sözüm ona "indigo"larız hepimiz.İndigonun bar, kirlenmenin de "güzel" olduğu bir dönemde meziyet sahibi bir lider bulmayı hayal sanırdım.Pek de akıllı olmayan hayalgücüm dahi lider kelimesinin yanına yakışabilecek sözcükleri bulamıyordu öyle ki. "Dürüst Lider" olabilir miydi? Ortadoğu'dan çekileceğini açıklayıp ilk yatırımını orduya yapan "Siyah Adam" olmasaydı belki...Ya "Cesur Lider"? Lezbiyen kızını reddetmek yerine arkasında durabilseydi "biri", tıpkı kan dökerken koltuğunda durabildiği gibi...Tam da bu umutsuzluğun içinde kaybolup "Lider"i otobüs firması olarak kaydetmek üzereyken hatırladım yıllar önce tanıdığım gerçek bir önderi Le Petit Prince nam-ı diğer Küçük Prens'i.

Küçük Prens (Le Petit Prince) (1) Antonie De Saint Exupery’nin Almanya’nın Fransa’yı işgal etmesi üzerine gittiği Amerika’da yazdığı kitaplarından biri ve de adanıdan en çok söz ettireni. Kendisi bile başlı başına “ideal” örneği olan Küçük Prens’in tilki ile yaptığı konuşmada geçer benim aradığım cevap.Küçük Prens’e kendisinin niçin evcilleştirmesi gerektiğini anlatırken şöyle der tilki: “Sadece ecilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin. İnsanlarınsa hiçbirşeyi anlayacak vakitleri yoktur.(...)Sözgelimi sen şimdi benim için yüzbinlerce oğlan çocuğundan birisin.Ne senin bana gereksinimin var ne de benim sana.Ben de senin için yüzbinlerce tilkiden biriyim.Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinim duyarız.Sen benim için dünyada bir tane olursun ben de senin için.(...)Gülünü bunca önemli kılan uğruna harcadığın zamandır.”

Yöneticisi olan toplumların ihtiyaç duyduğu “ideal lider” formulü de bu bence:evcilleşmiş olması.Geldiği yere ait ve laik olması...Bir lider halkının tamamına aynı mesafede durabiliyor ve tamamının hayatından ne eksik ne fazla kendi hayatı kadar endişe duyabiliyorsa, bir işe imza atarken ya da o işi seçerken seçilmiş ve özel biri olduğunun bilincinde hareket edip kendisini seçenlerin de özel olduğunu unutmadan yaşayabiliyorsa işte o vakit gerçekten “lider” olur.Ancak böyle bir durumda mümkündür Had Gadia’nın (2) bir parçası olmamak,düzene uyup kirlenmemek, dünyanın bir yanında çocuklara bayram hediye ettiği için böbürlenilirken diğer yanında döneminde verdiği sürgün kararlarıyla diktatör olarak anılıp aynı sebeple Küçük Prens diye bir kahraman yaratılmasına sebep olmadan (3) herkes için eşit olabilmek.Ego var oldukça kolay olmayacaktır tabii ki bu kadar törpülenmek.Ancak tilkinin de dediği gibi; “insan evcilleştirmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı?"



Kaynaklar:

1: www.kucukprens.org Erişim Tarihi:02.12.2009

2: Had Gadia üzerinde var olan tartışmalara rağmen genellikle İsrail'e ait olduğu kabul edilen bir çocuk şarkısıdır.El Kavretiko olarak da bilinir.Dinlemek için; http://www.vidivodo.com/172105/free-zone-had-gadya

3: (Y.N):Küçük Prens'te B612'yi keşfeden Türk "diktatör" Mustafa Kemal, B612 ise Mustafa Kemal'in Türk Tarih Kurumunu kurmasına vesile olan ve araştırılmasına dair yazılı emir verdiği Kayıp Mu Kıtası(Atlantis)dır.
Hale BAYRAK

> Grup 1 <

Prens

The Prince, Machiavelli’nin, Medici Ailesi’nin Floransa’daki hakimiyetini artırması ve gücüne güç katması için bir yol gösterici olarak kaleme aldığı bir eser. Machiavelli’nin çok keskin hatlarla çizdiği The Prince portresinde, onun ülkesinin güç ve dengesini koruyabilmesi için gerekli olabilecek her türlü acımasızlık ve ahlaksızlığın meşruluğunu ortaya koymuştur.

15. yy.da en güçlü olma hevesiyle dini kullanarak müslüman-yahudi soykırımı yapan Kral Ferdinand kimliğindeki prensin siyaset anlayışı, bügün de aynen varlığını sürdürmektedir. İktidarı ellerinde tutanların rejimlerini devam ettirebilmek içinher türlü yolun mübah olduğu yönündeki Makyavelist anlayışları, aslında dünyanın dengesini bozmakta ve insanlığı kasıp kavurmaktadır. Evanjelist inancına sahip Bush’un kendisini Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir elçi sıfatıyla görüp meşrulaştırdığı Irak katliamı buna en iyi örnektir. Makyavelist anlayış, ABD-İsrail ikilisinin dünya üzerindeki işaretleri meşrulaştırırken de bir günah babası olarak apaçık kendini ortaya koymaktadır.

Bir prens onur sahibi olmalı, cesaret, , dürüstlük örneği göstermeli evet; ama kendi çıkarları uğruna soykırım icra eden bir anlayış ne kadar onurlu bir davranış sergilemiştir acaba? Prens’in onuru sadece kendi milletinin çıkarları söz konusu olunca mı devreye giriyor acaba? Dünyanın küreselleştiği, post-modernizmin geçerli olduğu şu dönemde, çağımız prensinden beklenen kucaklayıcı olmasıdır din, dil, ırk gözetmeden. Temelde insan olmanın, özelde lider olmanın gereği olan prensin adaleti, sınırları aşarak kuşatmalı bütün alemi. Sergilediği tutarlı davranışları ve özüyle sözünün örtüşmesiyle bir model olma yükümlülüğünü en iyi şekilde taşımalıdır. Prens olmanın bir ayrıcalık değil, beraberinde ağır bir sorumluluk getirdiği bilinciyle toplumda barışı, sukuneti ve refahı sağlamaya azmetmelidir. Şimdi ki durumdan daha iyi bir geleceği öngörebilme yeteneğiyle ileriye dönük, getirisini götürüsünü hesaplayarak geniş planlar yapabilme ve bunu yüksek özgüveniyle uygulamaya koyabilme kabiliyetine sahip olabilmelidir bir Prens. Bulunduğu ortama hakim olabilmeli, her bakışı, her adımı birşeyler atmalı tebasına.

Evet, en önemlisi de Prens bir misyona sahip olmalı ve bunun için mücadele; insanca yalnız ve yalnız insanlığın huzur ve barışı için yapılmalıdır.


Kaynaklar:

http://nedir.antoloji.com/evangelist

www.felsefe.gen.tr/machiavelli_makyavel_prens_kitabi.asp



Merve Dumlupınar ASLAN

> Grup 1 <

Sounds of Venice

Sesler neye göre müziktir ve buna kim karar verir? Maria Callas’a şarkıcı mı denir yoksa gürültücü mü? Aydın Esen müzisyen ama ben neden değilim? İdil Biret’in mutlak kulağı olması ya da bir kere deşifre ettiği eseri ikinci çalışında ezberden çalması neyi değiştirir? Yoksa hepsinden keyiflisi yan komşunun duşta söylediği şarkılar mıdır acaba? Ya ben bunu beğeniyorsam? İşte, 20. yüzyıl klasik müziğinde, “düzenin nasıl olacağına karar verme” fikrine karşı gelişen yaratıcılık tutumu, bu ve bunun gibi sorular neticesinde çağımız klasik müziğinin ana görüşü oldu ve bu noktadan sonra “klasik müzik” kavramı kendi düzleminde yerini “Yeni Müzik”e bıraktı. Bu yeni çağın en önemli isimlerinden biriyse şüphesiz müzik filozofu olarak anılan ve “her yerde her şey müziktir” diyen John Cage oldu.

Lise yıllarında John Cage’in müziğiyle tanıştığımda, aşırı tutucu ve klasikçi beğeni kriterlerim onu bloke etmiş ve yıllarca kulaklarımdan içeri sokmamıştı. Fakat şunu da kabul ediyorum; hala tutucu sayılabilecek bir dinleyici olarak, duyu sınırlarım dışında, fikirlerine hayran olduğum bir John Cage gerçeği var. Kendisinin de en sevdiği ve en önemli çalışması, 1952 yılında değil Cage'in, bütün müzik tarihinin belki de en ilginç konserine sahiplik eden 4' 33''dir. Kompozisyon, 4’33’’ boyunca icracıların sessizce yerlerinde oturmaları üzerine kurulur. Her icra edilişinde sessizlik rastlantısal seslerle bozulur ve eser yeniden bestelenmiş olur. Kısacası, “John Cage?” diye sorarsanız “rastlantısallık”, “deneysellik” ve “hayattaki bütün seslere kucak açmak” diye bir cevap alabilirsiniz.

Özellikle son 25 yıllık döneminde eserlerinde teknolojiyi yoğun olarak kullanan John Cage’in 1959 yılında kompozisyonunu yaptığı “Sounds Of Venice” adlı eseri ise isminden de belli olduğu üzere bir şehrin sesleriyle yapılmıştır. Eserde şarkı söyleyen bir adam vardır ama bu adam bilinçli olarak bu eser için şarkı söylemez. Çünkü şarkı söyleyen adam “gondolcu”dur ve büyük ihtimalle o sırada birinin sesini kayıt ettiğini bilmiyordur. Eserin diğer kahramanları ise, cıvıldayan kuşlar, bir insan miyavlıyormuş hissi uyandıran bir kedi, çalınan kilise çanı, telefon sesi, yürüyen birinin ayak sesleri, klasik jazz orkestrasının çaldığı bir parçadan kesit, derince çektiği sigara dumanını üfleyen biri ve bir takım daha az belirgin sesler…Bazı çok belirgin sesler dışında gerisi sizin hayal ettiğiniz Venedik olacaktır. Belki Büyük Kanal 'ın girişinde Santa Maria della Salute Kilisesi'nin önünde vaporettodan inmiş, telefonu çalan ama önündeki “Beni sev” diye sırnaşan kediyi sevmekten telefonuna bakamayan bir turistsinizdir. Dar sokaklara dalıp yürürken bir sigara yakmışsınızdır, cd’den klasik caz çalan bir kafenin önünden geçip otelinize doğru yola koyulmuşsunuzdur ya da şarkı söyleyen o gondolcunun ta kendisisi de olabilirsiniz. Bir şey kesin ki, John Cage’in bu eserini açıp, gözlerinizi kapadığınızda, Venedik’i hiç görmemiş de olsanız, sokaklarında yürürken “gondolcu”yu dinliyor olacağınızdır.



Kaynaklar:

http://www.johncage.info/index1.html (discography)


Müge ZÜMRÜTBEL

> Grup 1<

Venedik Bienali

Dünyanın en çekici ve doyurucu bienallerinden birisi olan Venedik Bienali ilk olarak 1895 senesinde düzenlenmiştir. 1930 senesi içerisinde eklenen ve ortaklaşa yürütülen müzik, sinema, tiyatro festivalleri ile birlikte yaklaşık 300000 katılımcıyı ağırlamaktadır. Geçtiğimiz ekim ayının üçünde gerçekleşen Selim Sesler konseri vasıtasıyla, turne menejeri olarak Bienal’i görme fırsatım oldu. Yukarıda bahsettiğim iç içe geçmiş festivaller bütününün müzik ayağı, grubun gerçekleştirdiği konser ile son buldu.

Şehir coğrafi olarak “Burada Bienal yapmalıyız!” deyip öyle kurulmuş gibi adeta. O köprüden bu köprüye yürümek yorucu olsa da, birbirine yürüme mesafesinde olan mekanlar sayesinde size İtalya’nın Bienal şehrine gelmişsiniz gibi hissettiriyor. Şehrin tamamı etkinlikler ile bütünleşmiş durumda. Bienal biletleriyle indirimli veya ücretsiz ulaşım, biletini gösterene her yerde indirimli yemekler vb. Kolaylıklar sağlıyor. Bu şekilde, İstanbul’daki gibi etrafa 50cm*70cm posterler yapıştırmak yerine, tüm şehir ve yaşayanları size bütünüyle bir bienal deneyimi yaşatıyor.

İstanbul’da me şekilde uygulanabilir bilmiyorum ancak parçası olduğumuz çağdaş müzik festivali 53. yaşını kutluyor ve Bienal’in kitlesi ile muhteşem bir ahenk içinde bulunuyor. Değinmeden geçmemek lazım, “merchandising” öyle iki tane tshirt, kitapçık falan değil. Venedik Bienal’i silgisi, çakmağı, shot bardağı, ansiklopedisi, büyük broşürü, defterleri... Aklınıza ne gelirse! İnsanların bu ürünleri almak için ite kaka kapışmalarına da şahit oluyorsunuz, bu da ne denli önemli bir etkinliğin parçası olduğunu hissettiriyor insana.

Venedik batar mı batmaz mı tartışmaları devam ededursun, en az tarihi binaları, coğrafyası kadar öneme kavuşmuş şehrin şanslı Bienali.


Kaynaklar:

Venedik Bienali internet sitesi: www.labiennale.org/en/biennale/history

Murat SEZGİ

> Grup 1 <

Venedik’te Kış

Daha önce Venedik’i hayal ettiniz mi ya da gitmediyseniz eğer, düşlerinizdeki Venedik nasıldır? Ben hep güneşin pırıl pırıl aydınlattığı, neşeli –ki bunda Venedik Karnavalı’nın etkisi yadsınmaz- bir kent hayal ederdim. Esbjörn Svensson Trio’nun “Winter in Venice” albümüyle tanışana kadar... Sonrasında fotoğrafların, filmlerin ve anlatılanların aksine kendimi, karlar altındaki Venedik sokaklarında, ağlamaklı bir ruh haliyle, kulaklarımda “At Saturday” adlı parçanın birinci bölümü çınlarken bulmak, benim yeni Venedik rüyam oldu.

Venedik’e bakış açımı değiştiren, İsveçli caz piyano üçlüsü olan grup, albümü oluşturmadan önce bir kış Venedik’te yaşayıp ardından, öncesinde hiçbir hazırlık yapmadan, üç gün boyunca kendilerini stüdyoya kapatıyor ve doğaçlama olarak çalıyorlar. Müzikal kaygılardan arınıp, sadece kentin hissettirdiklerini notalarına dökebilmek için.

Venedik’in sanatla bütünleşmiş yapısının etkisiyle olsa gerek, diğer albümlerinin aksine bu albümde elektronik müzik ritimleri kullanmamayı tercih ediyorlar. Yazın kalabalığından nispeten uzak, kasvetli kış Venedik’in etkisiyle de kariyerlerinin en naif, en dingin albümlerini oluşturuyorlar.

Grup, albümü çıkardıkları 1997 yılından 11 yıl sonra grubun piyanisti, aynı zamanda beyni olan Esbjörn Svensson’un dalış sırasında hayatını kaybetmesi sonucu belki de bir daha hiç uyanmamak üzere derin bir uykuya dalıyor ardında birbirinden güzel notaları bırakarak.



Sibel AKSU

> Grup 1 <