Sibel AKSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sibel AKSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Aralık 18, 2009

Venedik’te Kış

Daha önce Venedik’i hayal ettiniz mi ya da gitmediyseniz eğer, düşlerinizdeki Venedik nasıldır? Ben hep güneşin pırıl pırıl aydınlattığı, neşeli –ki bunda Venedik Karnavalı’nın etkisi yadsınmaz- bir kent hayal ederdim. Esbjörn Svensson Trio’nun “Winter in Venice” albümüyle tanışana kadar... Sonrasında fotoğrafların, filmlerin ve anlatılanların aksine kendimi, karlar altındaki Venedik sokaklarında, ağlamaklı bir ruh haliyle, kulaklarımda “At Saturday” adlı parçanın birinci bölümü çınlarken bulmak, benim yeni Venedik rüyam oldu.

Venedik’e bakış açımı değiştiren, İsveçli caz piyano üçlüsü olan grup, albümü oluşturmadan önce bir kış Venedik’te yaşayıp ardından, öncesinde hiçbir hazırlık yapmadan, üç gün boyunca kendilerini stüdyoya kapatıyor ve doğaçlama olarak çalıyorlar. Müzikal kaygılardan arınıp, sadece kentin hissettirdiklerini notalarına dökebilmek için.

Venedik’in sanatla bütünleşmiş yapısının etkisiyle olsa gerek, diğer albümlerinin aksine bu albümde elektronik müzik ritimleri kullanmamayı tercih ediyorlar. Yazın kalabalığından nispeten uzak, kasvetli kış Venedik’in etkisiyle de kariyerlerinin en naif, en dingin albümlerini oluşturuyorlar.

Grup, albümü çıkardıkları 1997 yılından 11 yıl sonra grubun piyanisti, aynı zamanda beyni olan Esbjörn Svensson’un dalış sırasında hayatını kaybetmesi sonucu belki de bir daha hiç uyanmamak üzere derin bir uykuya dalıyor ardında birbirinden güzel notaları bırakarak.



Sibel AKSU

> Grup 1 <

Cumartesi, Ekim 31, 2009

KALABALIKTA YALNIZLIK

Sanatçı görünenle ya da kendisine gösterilenle yetinmez, gerçeğin görünmeyende saklı olduğunu bilir. Hep daha derine bakar, olmayanı görmeye çalışır. Sanatçı meraklıdır: Geçmişte yaşananları araştırır, öğrendiklerini zamanına aktarır. Uzağı görmek ister, yarını şekillendirmeye çalışır. Sanatçı muhaliftir; yanlış olduğuna inandığı güçlerin karşısında durur. Hayal gücüyle yargılar, eserleriyle cezalandırır. Sürünün bir parçası olmayı reddeder, çobanların daima sürüsüne katmak istediği ve bunu başaramadığı için nefret ettiği kişilik olur.

Sanatçı duyarlıdır; pamuk ipliğiyle yüreğine bağladığı dünyevi bağlarını, başka insanların acılarını derinden hissederek koparıp atabilir. Yaşanan kötülüklere şahit olmaktansa yok olmayı yeğler, korktuğu için değil üstelik! Belki zarar görmüş insanlık onuru için, belki de sadece insan olduğu için… Tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan drama (toplardan, tüfeklerden yüzlerce kilometre uzakta olduğu halde) dayanamayan Stefan Zweig’in yaşama isteğini yitirmesinde olduğu gibi.

Sanatçı bazen sadece kendisi olur. Kendisiyle yaşar, yaratarak nefes alır. Aksi, en hazin ölüm kadar (ateşte yanmak kadar) acı verir. Başka hiçbir şeyle ilgilenmez, önemsemez. Kendi dünyasını kurar, tanrısı olur kendisinin. Fildişinden bir kule inşa eder, ışıklı ve kırılgan… Kulesinin tepesinde yaşar, görmez, görünmez ya da görür değer vermez. Hem insanların yanı başında hem de onlardan çok uzakta yaşar. Çağdaşlarını beğenmez, konuşmaya ve sevmeye değer bulmaz. Tanrısal kibri aslında hiç tanımadığı insanlara yaşam kanıtı bırakmak için yarattığını görmesini engeller. Yaşadığı çağa dargın, insanlardan uzak veda eder hayatına, geriye yıllar sonra değeri anlaşılabilecek yaratılar bırakarak.

Sibel AKSU

> Grup 1 <