Pazar, Kasım 15, 2009

Radyokafa TOM

Adı Thom, soyadı Yorke. İngiliz. Tek gözü doğuştan tembel. İlkokulda bu arızası yüzünden korsan lakabıyla anılıp arkadaşlarının oyunlarına dahil olamadığı günden beri hayata karşı tepkili. "Hayattan intikamımı yaşayarak alıyorum." diyecek kadar hayattan nefret eden bir adam bu fakat nedense onunla ilgili ettiği laflar nedense "Siz giderken ben geliyordum." diyen cinsten. Sanatçı olmasından mütevellit çağını sevmeyenlerden. 97 de grubuyla beraber yayınladıkları "Pablo" albümünün 2. şarkısında "I dont belong here" diye avaz avaz bağırıp bir çok insana “Biz de buraya ait değiliz!” dedirtebilmiş bir müzisyen, şarkıcı, besteci, söz yazarı kendisi.Müzikal açıdan incelendiğinde, uzmanların varabildiği tek ortak nokta bu adamın müzik dünyasına gelen dahilerden biri olduğu. Eserlerinde matematiksel bir akor\nota dizilişi olmasa da onu dinleyenler ilk defa dinlediği bir şarkıda onun imzası olup olmadığını anlıyabiliyor.

Müzikal zekası ve hayata bakışı dışında protest tavrı ile de saygı görüyor insanlar tarafından. Popüler olmaya başladığı dönemde, gazetecilerin "Sıradaki intihar edecek şarkıcı sen misin?" temalı sorularından sıkılınca röportaj tekliflerine uzunca yıllar cevap dahi vermiyor. Bunun haricinde, Tony Blair karşıtlarıyla birlikte en önde slogan atıyor.

İlkeli, yaratıcı, radyo kafa bir adam. Bana göre olması gerken, Maradona gibi adam.


Tuğberk BÖRÜ
> Grup 1 <

Sanatçı Olmaya Dair

Sanatçı tanımı Türk Dil Kurumu’na göre ‘‘yaratıcı ve olağan dışı nitelikleri olan, sanat yapabilecek yetkide olan kişi’’ şeklinde yapılmıştır. Peki sanatçıları diğer kişilerden ayıran bu olağan dışı nitelikler nelerdir? Nedir onlara yaratıcı olmaya götüren?
Patti Smith, çağımızın punk-rock hareketinin en önemli temsilcilerinden, şarkıcı, söz yazarı, şair ve fotoğrafçı. Kendisinden sonra gelen R.E.M, Morrissey gibi birçok önemli sanatçı ve müzik grubuna ilham kaynağı olmuş bir eylemci, aktivist.
Mutlu bir çocukluk geçirdiğini, ancak büyük maddi sıkıntılar yaşadıklarını belirten sanatçıyı Amerikalı sanatçıların çoğunluğundan ayıran olay, ilk bas gitaristi Ivan Karl’ın bir Çekoslovakya mültecisi olması ile başlıyor. Bu olay, genelde ülkesinin sorunlarının dışına pek de çıkamamakla suçlanan Amerikalı sanatçıların aksine, dünya meseleleri üzerinde düşünülmesi gerektiğini hissettiriyor Patti Smith’e. Onlarca savaş karşıtı şiir, şarkılar, fotoğraf sergileri açıyor dünyadaki zulümlere dikkat çekmek adına.
Din, Patti Smith’in hayatında önemli bir rol üstleniyor. Gençliğinde sırt çevirdiği İsa, ilerleyen yaşamında kendisinin en önemli dostu, kurtarıcısı oluyor. Bu tip değişimleri de: ‘‘Sanırım hayatım sürekli ayarlamalar ve düzeltmeler ile geçti’’ şeklinde açıklıyor. Patti Smith, insanın değişebileceğini düşünenlerden.
Çağımız sanatından, yaşayışından pek de memnun olmayan bir sanatçı. Çağı ile fazla barışık değil. Sanatın fast-food kültürüne yenik düştüğünü, Hollywoord’un sinema sektörünün Mc Donalds’ı olduğunu düşünüyor. 60’lı yılları atlatabilen kişilerin gerçek birer kahraman olduğunu düşünüyor ancak birçok röportajında da belirttiği gibi o günleri de aramıyor değil.
Kişisel yaşamında çok sevdiği kişileri arka arkaya kaybetmesi, ki bunlar; kocası, kardeşi, çok sevdiği klavyecisi ve büyük bir hayranı olduğu Kurt Cobain’dir, gençliğinde yaşadığı maddi krizler, dünya meseleleri, din ve günümüz kültürüne olan tepkileri Patti Smith’i bize kazandıran başlıca elementler ve aynı zamanda sanatçı kimliğinin en önemli besin kaynakları olmuştur.

Referanslar:
http:\\en.wikipedia.org/wiki/Patti_Smith
http:\\www.brainyquote.com/qotes/authors/p/patti_smith_2.html

Murat SEZGİ
> Grup 1 <

Cuma, Kasım 13, 2009

TA K VA

Film günümüz Türkiye’sinde belli bir tarikata bağlı olarak yaşayan, Tanrı ibadetini gerçekleştiren karakterlerin içine düştükleri kararsızlıkları, ikilemleri ve tutarsızlıkları yansıtıyor. Filmi izlerken Luther’in 95 maddelik tezini düşünmemek elde değil. Hatta tarikat Şeyh’inin söylediği bir cümle Luther’in karşı çıktığı noktalardan birine işaret ediyor. Şeyh’e göre dünya işlerini yapmak için zihinden çok kalp açıklığı gerekiyor. Eğer zihin açıklığı daha çok olursa bunun şeytanın işi olduğuna inanıyor ve cemaatini de bu doğrultuda işliyor. Tarikata bağlı insanların sadece kalpleriyle inanmalarını ve bu doğrultuda iyi birer müslüman olmaları için gerekeni de yapmalarını istiyor. Tabii bu gerekenler para ile oluyor. Elbetteki kendi için birşey istemiyor. Dergah için istiyor. Çünkü dergah Tanrı’nın. Dolayısıyla orası için toplanan kiralar, paralar Tanrı için toplanmış oluyor. Luther’in tezinin 28. maddesinde olduğu gibi paranın para kutusuna atılmasıyla, ancak kârın ve hırsın artacağı1 filmin ana karakteri Muharrem( Erkan Can) tarafından bize gösteriliyor. Önceleri kendi halinde yaşayan, işinden evine, yeri geldiğinde tarikatın zikirlerine katılarak Tanrı’ya olan ibadetini yerine getiren Muharrem, zamanla kendini bedensel arzularıyla boğuşurken buluyor. 3. maddede de denildiği gibi bedene dışsal olarak çeşitli ıstıraplar vermeyen, nefsi köreltmeye yaramayan içsel tövbeler yoktur.2 Dolayısıyla Muharrem’in bedensel arzularına yenik düşmeme çabası onu çok yoruyor. Tabii dergahın zengin fakir demeden hatta en günahkâr, içki içen, haram para kazanan adamdan bile dergah için para toplatması Muharrem’i içinden çıkamayacağı, inançlarıyla ters düşen bir duruma sokuyor. En kötüsü ise tasvip etmediği maddesel olguların ağına kendisinin de düşüp haram para kazanması. Kendisini içinde bulduğu bu yanlışlar ve tutarsızlık dünyası onu aklını yitirmeye kadar götürür. “Hiç kimse kendi pişmanlığında samimi olup olmadığını bilemez, tam bağışlanmaya kavuşup kavuşmadığını ise hiç bilemez” (Luther, Madde 30, 95 Maddelik Tezi, 1517). İşte bu bilememe durumu insanı çıldırtır. Karşı olduğu herşeyin Tanrı’nın adı kullanılarak yapılması tam bir ikiyüzlülüktür. Üstelik tüm bu yanlış davranışlardan sonra kendisine “adam oldun” denilmesi daha da düşündürücü. Önceleri gerçek bir inanan, doğru yolda ilerleyen mütevazı bir müslümanken, lüks arabalar, takım elbiseler, fakirden zorla alınan paralar Muharrem’i adam yapmıştı. Demek ki inanandan çok parayı veren asıl inanan
(!).


1 Luther, Madde 28, 95 Maddelik Tezi, 1517
2 Luther, Madde 3, 95 Maddelik Tezi, 1517


Buket Gonca Gül
> Grup 4 <

Çarşamba, Kasım 11, 2009

GALATA KULESİ

İzlediklerimin arasında en çok Galata Kulesi'nin anlatımı etkiledi beni. Anlatıcı Galata Kulesi'ni anlatırken tarihi bilgileri, yapının mimari bilgileri, - küçük bir araştırma ile her yerden bulabileceğimiz bilgiler- haricinde bize eli, kolu, gözü, kulağı olan yani yaşayan bir varlığı anlattı. Kendi yorumlarını katarak kulenin mutsuzluğundan bahsetti. Onca restıreye rağmen dışarıdan bakıldığında alabildiğine baş döndürücü ve heybetli olan İstanbul'un en güzel gözünün gece olduğunda o güzel manzaraya kör baktığını anlattı.

Hepimiz mekanlarımızı anlatırken güzelliklerinden bahsettik, evet hepsi İstanbul'un binlerce güzelliğinden biriydi fakat hepsinin talihsiz bir hikayesi vardı. Galata Kulesi'ni anlatırken sadece güzelliğini anlatmadı, anlatıcıya göre kulenin laneti dediği küçük bir sırdan haberdar etti bizi. Osmanlı'dan sonra kule yangınlar ve depremlerden kurtulamamış uzunca yıllar boyu.

Onca talihsiz olaya rağmen hala ayakta dimdik duran bu yapya hayranlığımı arttırdı bu sunum. Bu sunum Galata Kulesi'ni bir de ankatıcının gözünden görebilmem için, kuleyi yeniden ziyaret etmemi sağladı. Galata kulesi için okduğu şiirdi sanırım sunumdaki bütünlüğü sağlayan. Şairin Galata Kulesi'ni kişileştirmiş olması ve İstanbul'un iki kulesini birbirine yakıştırmış olması beni çok etkiledi; Anlatımda ki bütünlük sanırım bu sunumu seçmeme sebep olan. Hem görsel, hem bilgi olarak hem de hikaye ve duygu olarak beni doyuran bir sunumdu. Hikayesi vardı, Galata Kulesi yaşıyordu karşımda ve çok gerçekti...


M. Aysima DÖŞEREL

> Grup 4 <

Çarşamba, Kasım 04, 2009

“Sanat”çı

Sanatçı kimdir? En dar anlamıyla, sözlükteki tanıma göre, sanatçı sanatla uğraşan kişidir. Fakat sanatla uğraşan kişinin sanatçı olması, örneğin tarımla uğraşan kişinin çiftçi olmasından farklı bir durum. Çünkü sanatın ne olduğu veya olması gerektiği dönemden döneme ve aynı dönem içinde de kişiden kişiye değişiyor. Yine de çağın ve geçtiğimiz çağların sanatçılarına, onların hayatlarına ve kültürel özelliklerine baktığımızda aklımızda bir “sanatçı” tanımı az çok oluşuyor.
Francesco Petrarch’ın kaleme aldığı metinde kendisinin bir çok özelliğiyle ilgili bilgi edinebiliyoruz. Onun döneminin sanatçılarına ve kendisine baktığımızda, sanatçının gezmiş, görmüş, okumuş olması gerektiğini çıkarabiliriz. Belli bir entelektüel birikime sahip olmalı yani sanatçı. Gezen bu kişinin, gördüklerini farklı ve öznel açılardan görmesi ve anlaması, incelemesi, derinleştirip içselleştirmesi sonucunda ortaya yenilikçi, sıra dışı bir ürün koyması ona “sanatçı” diyebilmemiz için sebepler veriyor bize.
Petrarch kendini ve yaptıklarını diğerlerinin yaptığı gibi ‘üstün’ görmüyor. Böylece sürekli gelişime açık bir kişilik ortaya koyuyor. Dolaylı olarak eserleri de gelişime açık oluyor.
İnandığı doğruları savunan, tutkulu ve ,yerine göre tutkusundan doğan bir özellik olarak, öfkeli bir kişi Petrarch. Aynı zamanda özgürlükçü bir sanatçı.
Petrarch’ın yazdıklarından çıkardığım bu özellikler “sanatçı”nın zihinlerdeki genel geçer tanımını karşılıyor.

Janset GENEL

> Grup 3 <

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Geçen hafta ilk dersimizde...

Latince kökenli schola(okul) kelimesinden türetilen Skolastik düşünceyi işledik. Skolastik düşünce, kitaplara inanarak değil, akılcılıkla ilerlemeyi tercih eder ve müthiş bir tanrı sevgisine sahiptir ve müthiş bir inançları vardır. Tanrının yarattığı her şeye büyük bir saygı duyarlar. Skolastik düşünce kafalarda bir sınır çizmesine de neden olmuştur. Bazı din adamlarının, Aristo felsefesinin dine uyarlaması olarak da söylenir. The name of the Rose , filmindeki Dominiken ve Fransisken tarikatlarının çatışmasında altında yatan sebeplerden biride budur. Sonrada inanç ve bilgi arasına bir ayrım konulduktan sonra, bu gelişim Rönesansı meydana getiricektir.

Dersimizin 2’ci gününde, 2009 yılını etkileyecek Medici ailesinin hayatını izledik. Medici ailesi yaptıkları sayesinde bugünümüze kadar yenilikleri getirmiştir. Sanata verdikleri değerle, klasik resmin buraya gelmesini sağlamıştır. Bunların başında Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Botticelli gelir ve Rönesans çağının başlaması sağlanır medici ailesinin desteğiyle. Bunların yanı sıra ilk muhasebenin tutulması ve ilk toplu sözleşmenin imzalanması, bu olayların 2009’da ne kadar önemli olduğu hala görülmektedir.

Umut AKTAŞ

> Grup 2 <

Yemin Bozmak

İlkokul okumuş herkesin başından geçen bir olaydan bahsedeceğim, ant okumak. Evet, ‘Andımız’ yani yeminimiz. Sınıflarda duvara asılan Atatürk ve Gençliğe Hitabe posterlerinden üçüncüsü. Eski Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip’in 23 Nisan’da kızlarına yaptığı bir konuşmanın düzenlenmiş hali. Daha sonra da 1933 yılında okullara girmiştir’*.
‘Metnin’** bazı kısımlarını hatırlatmam gerekirse –ki gereği yoktur eminim- “Türküm!”. Etnik kökeni bu kadar karışık bir ülkede –ki çoğumuz halen tam olarak hangi kökenlerden geldiğimizi bile tam kestiremezken- saat sekiz altı yaşında bir çocuk bağırıyor “TÜRKÜM”, diğerleri tekrarlıyor. Nazi filmlerini andıran bir ciddiyet mevcut. Çocuklar öğretmenlerin gözüne girebilmek adına son ses bağırıyor ve öğretmenlerinden de bu durumdan dolayı göğüsleri kabarıyor. Sesi kısılma noktasına gelen çocuklardan bazıları Kürt, Çerkez, Laz, Ermeni, Yahudi, Süryani. İşin kötü tarafı, o öğretmenlerin durumunun da farklı olmaması. Etnik çatı nasıl konulur görsünler işte. “Soykırımı tanımlama ölçütlerinin 2. maddesi: Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek. 5. madde: Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.”*** Derken, “İlkem, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir”… Hemen ardından, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun”. Kısacası, eğer sen yirmi yaşında zorla askere alınıp sebebi ve sonucu bilinmeyen bir savaş uğruna şehit düşersen üzülme, çünkü sen o yurdu kendinden bile çok seviyorsun! İnsan sevdiğini sorgulayamaz. Şimdi, gelen o teröristler alkışlarla karşılaşınca, uğruna ölünen devlet, o katilleri serbest bırakınca yeni yeni düşünmeye başladılar bu gençler neden peki öldü diye. Altı yaşında buna yemin etmişlerdi bile o gençler.
Toparlamam gerekirse, bu yazı madem önemli, ders konusu yapılsın, müfredata konsun. Atatürkçü söylemler dışında trajikomik bir yazı. Dr. Reşit Galip’in kötü niyetli olmadığına eminim fakat ben onun kızlarıyla özeline girmek istemem, ne konuştularsa keşke aralarında kalsaydı.


Kaynaklar :

* http://www.egitimhane.com/forum/index.php?topic=2298
** http://ttkb.meb.gov.tr/secmeler/andimiz.htm
*** http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m


Ozan KORKMAZ

> Grup 4 <

KALABALIKTA YALNIZLIK

Sanatçı görünenle ya da kendisine gösterilenle yetinmez, gerçeğin görünmeyende saklı olduğunu bilir. Hep daha derine bakar, olmayanı görmeye çalışır. Sanatçı meraklıdır: Geçmişte yaşananları araştırır, öğrendiklerini zamanına aktarır. Uzağı görmek ister, yarını şekillendirmeye çalışır. Sanatçı muhaliftir; yanlış olduğuna inandığı güçlerin karşısında durur. Hayal gücüyle yargılar, eserleriyle cezalandırır. Sürünün bir parçası olmayı reddeder, çobanların daima sürüsüne katmak istediği ve bunu başaramadığı için nefret ettiği kişilik olur.

Sanatçı duyarlıdır; pamuk ipliğiyle yüreğine bağladığı dünyevi bağlarını, başka insanların acılarını derinden hissederek koparıp atabilir. Yaşanan kötülüklere şahit olmaktansa yok olmayı yeğler, korktuğu için değil üstelik! Belki zarar görmüş insanlık onuru için, belki de sadece insan olduğu için… Tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan drama (toplardan, tüfeklerden yüzlerce kilometre uzakta olduğu halde) dayanamayan Stefan Zweig’in yaşama isteğini yitirmesinde olduğu gibi.

Sanatçı bazen sadece kendisi olur. Kendisiyle yaşar, yaratarak nefes alır. Aksi, en hazin ölüm kadar (ateşte yanmak kadar) acı verir. Başka hiçbir şeyle ilgilenmez, önemsemez. Kendi dünyasını kurar, tanrısı olur kendisinin. Fildişinden bir kule inşa eder, ışıklı ve kırılgan… Kulesinin tepesinde yaşar, görmez, görünmez ya da görür değer vermez. Hem insanların yanı başında hem de onlardan çok uzakta yaşar. Çağdaşlarını beğenmez, konuşmaya ve sevmeye değer bulmaz. Tanrısal kibri aslında hiç tanımadığı insanlara yaşam kanıtı bırakmak için yarattığını görmesini engeller. Yaşadığı çağa dargın, insanlardan uzak veda eder hayatına, geriye yıllar sonra değeri anlaşılabilecek yaratılar bırakarak.

Sibel AKSU

> Grup 1 <

NE İÇİN YAŞADIM ?

Kökenine bakılırsa; öğrenme ve uygulama sonucu edinilen vasıf (1), felsefi açıdan bakılırsa “tekhne”(2) ile eş anlamlı, yazım terimlerine göre ise tanrısal güçtür(3) sanat. Sanatçı ise bu güce, vasıflara sahip kimsedir. En çok üzülen en çok bilense(4), sanatçının mutlu olması zaten çok zordur.

Çünkü sanatçı; geçmişi çok iyi bilir, gözlemleyendir, hassastır, güzeldir. Önemli olan, iyilik ve yaratmaktır, hep ilerdedir, katkıda bulunmak ve iz bırakmaktır gayesi. Goethe der ki; “bilmek yetmez, uygulamak lazım”(5). Sanatını, aktaramadıktan sonra lanet gibidir bilgi, düzeltmekle kendini sorumlu hissettiği bu dünyadan gitgide uzaklaştırır.

Yüzyıllar geçse de Petrarch’tan Bertrand Russell’a(6) dert aynıdır. Tatminsizlik, doyumsuzluk ve beklentiler. Russell bunu, otobiyografisinin girişinde çok güzel anlatır “What I have lived for”(7) ile. Hayatını yöneten üç tutkuyu ele alır bu yazı; sevgi, bilgi ve insanoğluna karşı duyduğu çekilmez acıma duygusu.

Acır, güzelliğin, bilginin var olduğu bu dünyada insanoğlunun yaşama şekli (sahip olduğu meziyetlere) yaşaması gereken şekille resmen dalga geçer gibi olduğu için. Acı çeker, yapabileceği bir şey olmadığı için ve tiksinir bu acıyı silip atamadığı için.

Suzin AKALAN

> Grup 1<


Kaynaklar:

1-www.etmyonline.com/index.php?search=art&searchmode=none
2-tekhne = felsefe terimleri
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategorivesilist&kelime=sanat&ayn=tam
“Bir şeyi ortaya koyma olan, yaratma olan, doğru bir plana göre yönetilmiş bir davranış.”
3-Bir tasarının, bir düşüncenin ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ve bunların sonucunda erişilen üstün yaratıcılık. www.tdk.gov.tr
4-Rochdale, Manfred, act1.sc.1.
“Sorrow is knowledge; they who know the most must mourn the deepest over the fatal truth the tree of knowledge is not that of life”
5-Goethe “Knowing is not enough, we must apply” www.quotes.com
6-Bertrand Russell (1872 – 1970) Nobel Prize, Literature, 1950 (History of Western Philosophy)
7-The prologue “What I have lived for” www.users.drew.edu
http://plato.stanford.edu/entries/russell/#RW

Cuma, Ekim 23, 2009

SANATI DESTEKLEMEYEN ÖLSÜN

Koç, Sabancı vb. holdinglerin son dönemlerde sanat etkinliklerini çok fazla desteklediklerini görüyoruz. Bu da çeşitli soruları beraberinde getiriyor.
Hepimizin bildiği gibi sponsorluk kavramını bugünlere getiren aile Medici ailesidir. Dönemi incelediğimizde, antik Yunan ve Roma’ya bir geri dönüş ve de giderek artan bir tüccar sınıfı görmekteyiz. Rönesans dönemini incelerken, “Rönesans Döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardı. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar.”(1) ibaresini görüyoruz. Peki ya neden? Dönemle ilgili diğer önemli nokta, kilisenin halk üzerindeki etkisini ve de Roma, Floransa vb. şehir devletlerinin aralarındaki rekabeti, E.H GOMBRICH’in Sanatın Öyküsü adlı kitabındaki” Floransalılar (yönetimde sözü geçen soylular)*, katedrallerinin görkemli bir kubbeyle örtülmesini istiyorlardı” cümlesi gayet iyi açıklamakta. Medici God father of Renaissence adlı filmde de kubbenin yapımından sonra Cosimo de’ Medici ’nin Floransa şehrinin gayri resmi başı olduğunu gördük. Medicilerin tüm bu çıkarları için en akılcı yol olan, sanata yatırım yapmayı neden seçtiklerini anlayabiliyoruz. Koç ve Sabancı’nın şehir veya ülke yönetimini elde etme durumu söz konusu değil (her ne kadar bunu TÜSİAD ile yapsalar da). Fakat bir diğer yandan yakaladıkları reklam olanakları ve prestij çok büyük. Billboardlardaki vurucu reklamlar ile Koç ve Sabancı isimleri sanat ile de çokça kazındı. Bu durumu ZAMAN gazetesi yazarı Fikri TÜRKEL çok iyi açıklamış “Kültür-sanat etkinliklerinin kendi varlıklarından öte bir fonksiyonu vardır. Şehre itibar katar, medeniyet algısını güçlendirir, yerli ve yabancılara verilebilecek mesajınız artar, toplumla iletişimi güçlendirir.”(2) Fikri TÜRKEL’in bir şehir için yaptığı bu açıklama holdingler için de geçerli sayılabilir. Ne gariptir ki İstanbul Bienali’nin açılış konuşmasında Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç “İstanbul Bienali dünyadaki sanat etkinlikleri arasında yerini aldı. Bienal sayesinde İstanbul, sanat çevrelerince daha da cazibe merkezi haline geliyor. Toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak çalışmalara destek olmaya özen gösteriyoruz. Toplumsal gelişmişliğin en önemli göstergelerinden biri de sanat. Bienal, güncel sanatın ülkemizdeki gelişiminde çok önemli bir yere sahip” açıklamasını yaptı. İkisi de birbirine çok yakın söylemler öyle değil mi?
Çok basit bir mantıkla iki konuşmanın da benzer olduğunu görebiliyoruz. Fakat hiçbir kapitalistin birincil derdinin şehrine itibar kazandırmak olmadığını herkes bilir( Bir kapitalist şehrine çeşitli kazanımlar sağladığı zaman bu dolaylı olarak kendine illa ki dönecektir, fakat belirttiğim gibi birincil tercihi değildir). Bence olayın özündeki şey prestijin yanı sıra tüketimi daha fazla arttırmak da olabilir. Koç ve Sabancı’nın nerdeyse iş yapmadıkları sektör yok. Örneğin bankalarındaki para transferi artacak, otellerinde konaklanacak, yiyecek markaları daha fazla tüketilecek, içkileri satılacak vb. Bunlardan rahatsız mıyım? Hayır, çünkü dünyayı ancak güzelliğin kurtaracağının farkındayım ve bir insanı sevmek için ruhları sanatla çok kolay arındırabiliriz.

* benim açıklamamdır.

1.Bknz:(http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C3%B6nesans)
2.Bknz:http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=513259)
3.Bknz:(http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=74&ArticleID=1137891&Date=13.10.2009&b=Istanbulda%20Bienal%20zamani)

A.Kutlu SUYTAR

>Grup <


MEDICI AİLESİ

Medici ailesi Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bir şehir devleti haline gelen Floransa’nın güçlü ailelerinden biridir. Önemli sanatçıları bünyelerine alıp destekleyerek sanata büyük katkı sağlamış ve sanatçıların bireyselleşmesinde önemli rol oynamışlardır.

Sanatçılara çalışmak için gerekli ortamı sağlayan Medici ailesinin aynı zamanda bu büyük sanatçılardan (Galileo, Michelangelo) belirli beklentileri vardı. Medici ailesi destek vereceği kişilerden öncelikle bağlılık, güven ve sadakat beklerdi. Bu beklentileri zaten izlediğimiz filmin giriş kısmında bulunmaktadır. Yaptıkları yatırımların geri dönüşü olacağından emin olmalıydılar. Örneğin filmin başında yatırım yaptıkları korsanın, papa olmasından sonra Medici ailesini desteklemesi ve düşmanlarını etkisiz hale getirmesi gibi. Ortaya çıkan sanat eserlerinin Floransa şehrini süslemesiyle Medici ailesinin prestiji artmıştır. Özellikle, güçlenmekte olan Medici ailesi Duomo Kilisesi’nin kubbesinin tamamlanmasıyla bütün Floransa’ya kendini ispat etmiş ve rakiplerinin önüne geçmiştir. Filmde, şehirdeki sanat eserlerinin kendisini ölümsüz kılacağına dair Cosimo de’Medici’nin bir açıklaması dahi var.

Bu durumun günümüzde ki örneklerini düşündüğümüzde, bireyselliklerini kazanmış olan sanatçıların duruma daha ekonomik baktıklarını görüyoruz. Yeni adıyla sponsorluğa, prestijle beraber reklama dayalı olan bu yatırım çılgınlığına örnek olarak, Akbank 19. Caz festivali, Rock’N Coke, Film Ekimi afişlerindeki logo yığınından *, Teknik adam Daum’un bütün giysilerinde GAZİ peynirlerinin logosu olmasına kadar daha bir çok örnek verebilirim. Amaçlara baktığımız zaman ise marka imajını yükseltmek ortak hedef, bunu yanında firmaların ve ailelerin reklam yapma ve rakiplerin önüne geçme yarışı. Bu amaçlar ise neredeyse Medici ailesiyle aynı, Medici ailesinin iktidar ve söz sahibi olma arzusuyla benzerlik taşıyan diğer bir örnek ise, Doğan grubunun genel seçim öncesi AKP’ye yayın araçlarıyla verdiği desteği* veya Cem Uzan’ın yine benzer propagandalarla*** seçimi etkilemesi olacaktır.

*http://farm1.static.flickr.com/96/260541265_d67f364046_o.jpg
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/09/30/hurriyetim.asp
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/12/520485.asp
***http://www.gencturkgucu.org/cemuzaneserler.jpg


Ozan KORKMAZ

>Grup 4<

Perşembe, Ekim 15, 2009

"The Name of the Rose"

3. haftada insansanlığın varoluşlarını anlamlandırma çabaları üzerinde dururken, "The Name of the Rose" filmi vasıtası ile şüphecilik, gözlem ve düşünce çatışmları hakkında tartışmalarda bulunduk. İnsanlığın varlık nedenlerini sorgulamasının Tanrılar üzerinden başlayıp, tek tanrıya dönmesi, insana özgü egoların ve özelliklerin tanrılarda anlamlandırılmaya çalışılması ve bu sayede belki de bir anlamda bilinçaltı bir günah çıkarma durumunun yaşanması söz konusudur diye düşünüyorum.

Hesiod metinleri, insanlığın kendi var oluşlarının başlangıçlarını aramaya başladıkları bir döneme ait metinler olarak karşımıza çıkıyor. İnsanların varoluşunun daha üstün bir gücün varlığından kaynaklanması gerekliliğine inanmış olması ve bu üstün gücün yada güçlerin yine insan kişilik özellikleri ile donatılmış olması bana Nietzche'nin "insanca çok insanca" tespitini çağrıştırıyor.

Metinlerde anlatılan hikayeler insanlığın iktidar, aile, savaş, sevgi, acı vb. temel eylem ve hislerinin bir yansımasını ortaya koyuyor. Kronos'un babasının penisini annesinin hazırladığı bir tertiple kesmesi ve bu sayede iktidara sahip olabileceğini kanıtlaması ve daha sonra kendisinin de benzer bir sonla karşılaşacağını bilmesi, buna rağmen iktidardan vazgeçmemek için kendi çocuklarını bile yemesi, o dönemden günümüze iktidara sahip olan kişilerin egoları ve ruh halleri ile ilgili değişmeyen bazı gerçeklerin var olduğunun kanıtı gibi. Ancak yine bir tertip ile kurtarılan ve büyüyen Zeus'un daha sonra babası tarafından onurlandırılması, aynı zamanda adil bir iktidarın yeri geldiğinde nasıl olması gerektiği ile ilgili ip uçları barındırıyor.

Genesis ile çok tanrılı inanıştan, tek tanrılı inanışa geçiş dönemini görmekteyiz. Genesis'te anlatılan başlangıç hikayesinin, Hesiod'un metinleri ile taşıdığı benzerliklerlikler dikkat çekici. Hesiod'un bahsettiği yer ile gökyüzünün birleşmesi, gündüzden önce gecenin var olması ve yine bu tanrısal güce insansal egoların ve yeteneklerin yüklenmesi yine insanın varoluşunu anlama çabaları içerisinde kendi acizliklerini tanrıya yüklemesinin açık bir örneği gibi sanki. Genesis'te, insanın kat ettiği bilimsel yolun aynı zamanda inanç evrimine yol açtığı, bu evrimin tanrısal inancı, dolayısıyla tanrıyı da evrimleştirdiği tezini destekleyen bir yapı olduğunu düşünüyorum.

Bu bağlamda derslerde ele aldığımız bu iki metin bizlere antik toplumlar ve günümüz toplumu arasındaki bağları ve inanışların nasıl evrimleştiğini gözlemlememiz açısından çok önemli ve belki de kanıt niteliğinde iki metin olarak önümüzde duruyor.

Geçen hafta izlediğimiz ve üzerine uzun uzun tartıştığımız Umberto Eco'nun aynı adlı kitabından uyarlanan "The Name of the Rose" filmi bize ortaçağ düşünce sistemi ile şüpheciliğin ve sorgulamanın yani bilimsel düşünme sisteminin çarpışmasına güzel bir örnek sunuyor. Filmde yer alan neredeyse bütün karakterler bir düşünce modelini temsil ediyor diye düşünüyorum.
Bu bağlamda William'ın Fransiskan cemaatinin bir üyesi olması bir tesadüf değil tabiki. Fransiskan cemaati papalık ile aralarında sorunlar bulunan bir cemaat olarak, en temelde o dönemde genel geçer olan düşünce yapısına bir baş kaldırı olarak yorumlaranabilir. Bu baş kaldırının örneğini de filimdeki tartışma sahnelerinden görebiliyoruz. Hem William'ın kör rahip ile yaptığı tartışma, hem de Fransiskan cemaatinin önde gelenlerinin Papalık önde gelenleri ile yaptığı tartışma bunun en güzel örneği. Ancak göz ardı edilmemesi gereken Hem William'ın hem de Fransiskanların o dönemin mutlak iktidarlarına karşı yapılan bu tartışmalarda hep bir korku içerisinde savlarını öne sürmeleri bir yandan baş kaldırıken bir yandan da mevcut otorite ile anlaşma yollarına gitmeye çalışmalarıdır.

"The Name of the Rose" bize sorgulamayı, düşünmeyi, bakmayı değil görmeyi, görünenin arkasındaki gerçekleri bulmaya çalışmanın önemini anlatıyor...

Emrah Kara

 > Grup 2 <


Pazar, Ekim 11, 2009

NUH’UN GEMİSİ HÂLÂ YÜZÜYOR MU?

İnsanoğlunun kafasının en karışık olduğu dönemlerde ortaya çıkıp, hâlâ cevabı bulunamayan sorulara yanıt arayan mitler; aslında kendimizi ve insanlarla ilişkimizi anlayabilmemiz için birer anahtardırlar. Kendimize sorduğumuz "Ben kimim? Nasıl var oldum? Bir gün öleceğim gerçeğine nasıl katlanabilirim? Bu dünyadaki önemim nedir? Topluma olan borcumla, nefsim arasındaki dengeyi nasıl kurabilirim?" sorularına eğlenceli ama ciddi cevaplar vermektedirler. Konuları öyle geniş bir perspektiftedir ki bin yıllardır süregelmişler ve günümüzde varlıklarını hala devam ettirmektedirler. Bunun sebebi bence insanın hala ölümden korkması ve hala meraklı olmasıdır. Zira korkan insan bilmeyen insandır ve bilmeyen insan çoğunlukla merak edendir.

Sümer Efsanesi Gılgamış Destanı'nda bahsedilen adıyla Tufan veya Tevrat ve Kur'an da yazdığı şekliyle Nuh'un Gemisi'nin hikâyesi de insanoğlunun bin yıllardır ders almaya aç ve korkutulması gereken aksi halde disipline edilemeyecek bir varlık olduğunun göstergesidir. Tanrılar mükemmeldirler ve fakat onların yarattıkları insanlar hiç de mükemmel olmadıklarından hep hatalar yapar, mütemadiyen büyük boşluklara düşüp, topluluklar halinde kendilerini tanrıların gazabına doğru sürüklerler. İşte Nuh da dünyanın yine böyle bir zamanında elçi atanır Tanrı tarafından. Ona koskocaman bir gemi yapması ve içine ailesiyle beraber, her canlıdan 2 şer tane ( bazılarından 7şer) alması ayrıca inananların da binmesine izin vermesi salık verilir. Görevini başarıyla tamamlayan Nuh'un toplam 950 sene yaşadığına dair rivayetler içerir Kur'an. Ayrıca Nuh'un Gemisi'nin de Ağrı Dağı’nın tepesinde olduğuna dair bazı iddialar bulunmaktadır. Zira Tevrat'da böyle bir söylem vardır. Ayrıca Nuh'un Gemisi'nin hikayesi örneğin güvercine metaforik bir anlam kazandırmış ve onun barışın simgesi olarak görülmesini sağlamıştır.

Ayrıca Gılgamış Efsanesi'ndeki Uruk Kralı Gılgamış ölümsüzlüğü arayan cesur bir savaşçıdır ve Tufan'dan sağ kurtulmayı başaran Utanapiştim'e erişmek ve ölümsüzlüğün sırrını sormak için zorlu yollar kat eder. Elbette sonuçta ölümsüzlüğün fiziken değil ancak örnek bir insan olarak öldükten sonra da adının unutulmaması şeklinde olabileceğini öğrenecektir.

Günümüzde bu hikâye her topluma tanıdık gelecektir. Dünya'nın nasıl ve ne zaman ellerinden alınacağını, ırklarının sonunun nasıl olacağını merak eden insan, kendini sonsuz kılmanın cevaplarını ararken bu gibi hikâyelerden hep feyz alacaktır.

Irmak WÖBER
> Grup 1 <

Kaynaklar:

Dünya Mitolojisi, Donna Rosenberg

The Epic of Gilgamesh, N. K. Sandars

Wikipedia, Nuh’un Gemisi



Zeus Aşkına

TDK’ya göre mit, geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren yerinel bir anlatımı olan halk hikâyesidir. Terimin akademik kullanımı ise gerçek-hayal ayrımını içermez.(1) Bu anlamıyla mitler kaynağını genellikle tanrı ve süper kahramanlardan alan, insanın ve dünyanın mevcut hallerine nasıl geldiklerini açıklayan hikâyelerdir. (2)(3) Her ne kadar Fransız düşünür ve yazar Albert Camus, "Mitler, hayal gücü onları canlı tutsun diye vardır." dese de günümüzde mutualist bir hal alan hayal gücü-mit ilişkisi "Guilding Light"(72 yıl ile en uzun süre yayınlanan dizi unvanına sahip yapım) ilişkilerinden bile uzun bir zamandır devam etmektedir. Günümüzde sanat, tıp, endüstri, botanik gibi pek çok alanda mitler ve kahramanlarına rastlamak mümkündür.

Tıp alanına baktığımızda tanrıların en kurnazı Hermes çıkar ilk olarak karşımıza. Zeus'un habercisi olan Hermes, önce tıbbın kurucusu sayılan Hermes Trismegustus'a verir adını. Hermes'in simgesi olan asa bugün tıbbın ve eczacılığın sembolüdür. Yunan mitolojisinde kadınlığın sembolü olan Aphrodit ile eril tanrı Hermes'in oğlu Hermaphroditus ise hermafrodit (erdişilik) tanımına vermiştir adını.(4)Efsaneye göre güzel Hermaphroditus'a âşık olan peri kızı ona sarılır ve tanrılara onları ayırmaması için yalvarır. Tanrılar peri kızının dileğini kabul eder ve onlara aynı vücutta can verirler. Efsaneden yola çıkarak hermafroditlik tanımı bugün çift cinsiyetlilik anlamına gelmektedir. Bunun gibi yarı tanrı Akilleus'un vücudunda ölümsüzlük nehri Styx'e değmeyen tek kısım olan ve de ölümünü getiren sol ayak bileği "Aşil Tendonu"na, annesine âşık olup babasını öldüren Thebes'in kralı Oedipus'da Can Yücel'in "anam avradım olsun kompleksi" olarak tanımladığı Sigmund Freud'un "Oedipus Kompleksi"ne (Kadın versiyonu olan Electra Kompleksi tanımı Carl Jung tarafından ortaya koyulmuştur.) adını verir.(5)

Bu esinlenme hali büyük markalarda da kendini gösterir. Ünlü spor markası Nike adını ve logosunu zafer tanrıçası Nike'den alır. Nike'ın logosu, her ne kadar anlaşılmasa da, tanrıça Nike'nin kanatlarını temsil etmektedir. Mitlerden esinlenen bir diğer önemli marka ise Apple. Markanın kurucuları Steve Jobs ve Ronald Wayne tarafından tasarlanan ilk logo Sir Isaac Newton'a yerçekimini keşfettiren elmayı sembolize etmektedir. Ağaç altında oturan Newton'ı resmeden bu logo 1976'da firmanın markalaşma sürecine girmesiyle değişir."Bythe into an Apple" sloganı ile gelen yeni logo gökkuşağı renklerinde ısırılmış elma şeklindedir. Bu logo ile Âdem ve Havva (Adam-Eve) hikayesi irdelenmektedir. Tanrı tarafından "İyi-kötü Ağacı"na(l'arbre du bien et du mal) dokunmaları yasaklanan ilk insanlar Âdem ve Havva, Âdem’in elmayı ısırması sonucu "ilk günah"ı işlerler. Jobs ve Wayne bu miti simgeleyen elma ve geylerin bayrağının rengi de olan gökkuşağı ile "din" boyunduruğu altında var edilen iyi-kötü kavramına gönderme yaparlar.(6) Benzer şekilde Trident, Phoenix, Pegasus, Orion gibi pek çok marka da isimlerini mitolojik kahramanlardan alır.


Hale BAYRAK
> Grup 1 <

Kaynaklar:

1- Mircea Eliade. Myth and Reality (Harper § Row, 1967) p.1
2- Alan Dundes. Binary Opposition in Myth (Western Folklore 56, 1997) p.39-50
3- William Bascom. The Forms of Folklore: Prose Narratives (California University Press, 1984) p.5-29
4- Hermes. Ege Meta Yayınları, 2001
5- Sigmund Freud. On Sexuality (Penguin Books Ltd, 1956)
6- Jim Carlton. Apple: The Story of Intrigue, Egomania and Business Blunders



GERÇEK

Hakikat ve gerçek kelimeleri birbirini tamamlayan olgular olup, anlam olarak ta oldukça yakındır. Fakat “ Hakikat tektir yani unique’tir*” , gerçek ise göreceli olduğundan değişken ve çoğuldur. Gerçekler bireysel ve yoruma açık olabilir ancak hakikatte bu söz konusu olamaz. “Gerçeğin yaptırım gücü vardır, hakikat ise sadece doğrulukla alakadır.**”. Gerçekler çıkar ve güç elde etmek amacıyla çarptırılabilir. Gülün adı filmindeki rahiplerin baskı ve otorite kurmak amacıyla suçsuz insanları cinayetten yargılaması bu çarptırmaya güzel bir örnektir. Suçlanan insanların gerçekleriyle mahkemenin gerçekleri farklıdır. Filmin son kısımlarında çözebildiğimiz asıl katil ise hakikattir. 
  
Gülün adı filmindeki öğrenme metotları tamamen bilime, gözleme ve araştırmaya dayalıydı. Onlara verilen bilgilere kör bir şekilde inanmadılar. Olayları irdelediklerinde farklı sonuçlar elde eden Baskerwille’li William ve Dom Adso, filmin ilk bölümlerinde şeytanın öldürdüğüne inanılan gencin aslında intahar ettiğini bu metotlar sayesinde açıklığa kavuşturdular. Genç çömez uygulamalı eğitimden bir hayli etkilenmiş filmin başı onun seneler sonraki anlatımıyla başlıyor. Araştırmaya ve gözleme dayanan eğitimin ne kadar akılda kalıcı bu sayede anlayabiliyoruz. 

İnanç ve ibadet konusuna gelecek olursak, ibadet şekilleri her ne kadar farklılık gösterse de inançların birbirine benziyor olması özellikle tek tanrılı dinlerde gözlemleyebileceğimiz bir durum. Aynı dinin değişik mezheplerinde bile ibadet şekilleri oldukça çeşitlilik sağlamaktadır. Önemli olan nokta inançtan yoksun bir ibadetin faydasızlığıdır. Gülün Adı filminde ise fransisken mezhebinin çeşitli ibadetlerini gözlemleyebiliyoruz. Örneğin bir fransisken liderinin Meryem Ana heykeli önünde yüzükoyun yatması gibi. 

Ozan Korkmaz

> Grup 4 < 

ADIYLA VAR OLUR BİR ZAMANLAR GÜL OLAN*

İnsan bir şeye inanma ihtiyacı hisseder. İman bizleri ayakta tutan, açıklayamadığımız olaylara cevap veren, düzeni sağlayan bir olgudur. İnsanoğlu farklı şeylere inansa da inanma ihtiyacı özünde aynıdır. Tanrı’ya, İsa’ya, Muhammed’e, Puta, İneğe, Bilime, Şeytana… İnandığımız ögeler kendi içinde kollara ayrılır, bu kollar birbirleriyle hem uyuma hem de fikir ayrılığına düşerler zira inandığımız şey aynı olsa da yorumlayış biçimlerimiz farklıdır. Örneğin Katolikler: Benediktenler, Fransiskenler, Dominikenler diye ayrı mezheplere ayrılmışlardır. Gülün Adı filminden de hatırlayacağımız gibi Orta Çağ İtalya’sında geçen Melk’li Dom Adso’nun ağzından dinlediğimiz hikâyede Hristiyanlığa inanıp, Hristiyanlığı, İsa’yı, öğretilerini farklı yorumlayıp, kilisenin fakir bir yaşam tarzı mı yoksa zengin bir yaşam tarzı mı sürmesi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdir.


Her insan kendi gerçekleri doğrultusunda yaşar. Merak ederek, araştırarak, soru sorarak, sorgulayarak bilinmeyene ulaşmak ister. Bilinmeyen çekicidir, yasak olan çekicidir. ‘İsa’nın güldüğü görülmemiştir!’(1) Gülmek yasaktır, gülmek şeytanın özelliğidir. Kilise tarafından baskıyla, korkuyla düzene sokulan insanlar, nasıl söyleniyorsa öyle yaşamaya mahkûmlardır zira cahillerdir. Aristoteles’in Poetica adlı eserinin ‘hiç var olmayan’ ikinci cildi Komedya’nın, bilgiye aç olan Baskerwille’li William tarafından aranmasına şahit oluyoruz Gülün Adı’nda. Bir rahibin inandıklarını, inanmak istediklerini tasdikleyen kitabı bulabilmeye, okuyabilmesine olan açlığı… Öğrenme! Bizleri daha iyi, daha kaliteli yapan şey değil midir öğrenme arzusu? Kendini geliştirebilmek, sorulara cevap bulabilmek, gerçekleri gün yüzüne çıkarabilmek…

‘Gülmek korkuyu öldürür ve korku olmadan inanç olmaz çünkü şeytan korkusu olmazsa Tanrı’ya ihtiyaç kalmaz. Gülmek basit insanların eğlencesi olarak kalacak ama ya bu kitap yüzünden bilgili insanlar her şeye gülmenin kabul edilebilir olduğunu söylerse? Tanrı’ya gülebilir miyiz? Dünya yeniden kaosa sürüklenir.’ der kör rahip Jorge. Kendi doğruları adına dolaylı yoldan cinayet bile işlemiş hatta zehirli sayfaları yiyerek kendi bedenini kitaba mezar etmiştir. Korkuyorsan araştırmazsın, sorgulamazsın, öğrenemezsin, önüne koyulana razı olur, gelişemezsin. Korkuyorsan konuşamazsın, karşı çıkamazsın, düşünemezsin, fikir teatilerinde bulunamazsın zira bir fikir sahibi değilsindir. Korkarsan bir piyon olarak yaşar, yönetilerek ölürsün. Aslında hiç var olmamışsındır… Descartes ne güzel söylemiş, ‘Düşünüyorum öyleyse varım.’

*yalnız adlar kalır geriye…



Ledün KIZILIRMAK
 
> Grup 1< 


1- Jorge ile William tartışırken, Jorge’nin söylediği söz. (Gülün Adı)
* Gülün Adı adlı romanda geçen son söz.

Kaynaklar:

en.wikipedia.org/wiki/The_Name_of_the_Rose_(film) 
The Name of The Rose (Jean-Jacques Annaud (Umberto Eco) )
Fotoğraf; The Name of the Rose (film)

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Yaratılış

Bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok yaratılış çeşitleri var. Derste işlediğimiz yaratılış oldukça ilginçti. Zeus’un babasından kurtulmasıyla zaman akıyordu. Çünkü babası zamanı durdurmuştu. Yenilmez bir güce sahipti ve gücünün yetebildiklerini öldürüyordu. Oğullarını yiyordu. Bu durumun sonu için Zeus’un kurtulması lazımdı ve kurtuldu. Babasını yendi. Böylelikle zaman akamaya başladı. Birde benim bildiğim bir yaratılış var bana küçükken anlatılan. Dünya Allah tarafından yaratılıyordu. 6 günde yaratılıyor ve 7.gün istitrat ediyordu Allah. Buda günümüzde pazar gününe denk geliyor. O zamanlardan günümüze gelmiş dendiğine göre. Allah ilk ışığı, ikinci günü gökyüzünü, üçüncü günü Dünyayı, denizi, ağaçları ve bitkileri yaratmıştı. Dördüncü günü ise Güneş’i, Ay’ı, yıldızları yaratmıştı. Beşinci günü ise kuşları ve balıkları yaratmıştı. 6.gün ise hayvanları ve Âdem’i ve daha sonra Âdem’in kemiklerinden Hava’yı ki Âdem yalnız kalmasın diye yaratmıştı. Böylelikle Allah 6 günü tamamlamış ve 7.günde tatil yapmıştı yani dinlemişti. Allah Âdem ile Hava’ya ölümsüzlüğü hediye etmişti. Fakat Allah’ın Cennet’indeki sadece bir meyve ağacında bulunan meyveleri yemeleri yasaktı. Günlerden bir gün bu yasağa uymayarak, o meyvelerden yemişler ve ölümsüzlükleri sona ermiş. Allah onları cezalandırmış ve Cennet Bahçesi’nden atamış ve ölümsüzlüklerini geri almıştı. Böylelikle dünya dönmeye başlamış zaman akamaya başlamıştı. Yaratılışların biri yeme ile diğerinde yenilerek zaman akıyor devam ediyor.

Narod Demirtaş

> Grup 3 <



Salı, Ekim 06, 2009

İSTEMEK VE İNANMAK

Gerçekten tek bir şey istemiyorum, bir tek hayalle uzun bir yol aşılmıyor. Uzun bir sessizlikten sonra hayatıma okumakla yön vermeye karar verdiğimden beri ailem hayatını değiştirdi benim için, ilk önce bu sene üzerlerindeki yükü biraz hafifletmek için okul bursunu kazanmak istiyorum. İstemek yetmiyor tabi ki bir şeyleri başarmak için inanmakta gerekiyor. Son 2 yıldır istediğim ve inandığım her şeyi başardım. İstediğim okulun istediğim bölümünde okuyorum. İsteklerin çok oldukça ve ne kadar çok inanırsan onlara basamak yapıyorsun hepsini kendine ve yavaş yavaş emin adımlarla ilerliyorsun.Ailemi istiyorum tam yanımda. Annem şartlarımızdan dolayı yurt dışında çalışmak zorunda ve ben 1 senedir her gün sadece sesini duyabiliyorum. Artık onu görmek istiyorum. Babamı istiyorum yanımda bir kız çocuğunun her zaman ihtiyacı olan şey babasıdır, artık onu sadece kışın görmek istemiyorum. Kahramanım hep yanımda olsun hiçbir yere gitmesin istiyorum.Sanat yönetimi bölümünü seçtim çünkü sanat yönetmeni olmak istiyorum. 2. Sınıfta beni bu yönde yönlendirecek, teorik olarak güçlendirecek ve beklide bakış açımı değiştirebilecek bir işte çalışmak istiyorum. Sanat yönetmeni olmak istiyorum.Aşık olduğum adam hep yanımda kalsın istiyorum, uzağıma düşmesin istiyorum. Ben neye dokunsam kayboluyor bazen. Kaybolmasın istiyorum, hep olduğu yerde kalsın, bu tutku hiç bitmesin istiyorum.Kaybetmekten korkmamak istiyorum. Korkularımı saklamayı öğrenmek istiyorum. İnsan bir şeye ne kadar çok bağlanırsa o kadar çok korkuyor kaybetmekten. Kaybetmekten korkmak istemiyorum ben. Hiç bir şeye bağlanmamak gerek sanırım. Ailene, işine, sevgiline çünkü en küçük bir terslik olduğunda hayatın alt üst oluyor. Korkularımdan kurtulmak istiyorum. Okulum bittiğinde iyi bir sanat yönetmeni olabilmek istiyorum. Aynı zamanda akademik kariyerime de devam edip bu konuda eğitmenlik yapmak istiyorum.Bir tek şey istemiyorum kendimden, tek bir şeye yoğunlaşıp tek bir noktaya bağlamak istemiyorum beklentilerimi. Belki çok fazla şey istiyorum belki çok az. Ama ne istediğimi ve nasıl yapacağımı biliyorum. İlk önce istiyorum ve inanıyorum sonra başarmak için çalışıyorum. Ve başarıyorum…
M. Aysima DÖŞEREL
> Grup 4 <

Yaratılış Üzerine Düşünceler...


Var oluşu açıklamak insanoğlunun en temel çabası olmuştur. Var oluşunu açıklamaya çalışırken insan ilk kaynağa yönelmek istemiş, yaratılışı anlamaya çalışmıştır hep. İnsanoğlunu yaratılışı ile ilgili karşımıza çıkan ilk mitler doğayla girdiği mücadelenin tanıklıklarını yansıtır. Hükmedemediğidoğa ve canlılar tek tek tanrılaşır gözünde. Yunan mitolojisindeki ateş tanrısından, Uzakdoğu’daki yılan tanrısına kadar tanrılar insanoğlunun baş edemediği ya da açıklayamadığı varlık ya da kavramların şekline bürünmüştür. İnsanoğlunun yeryüzü ile kurduğu ilişki değiştikçe yaratılış destanları da değişir. Her ne kadar yeryüzündeki birçok yaratılış miti birbiri ile ortak noktalara sahip olsa da zamanla, tanrılar gibi insanoğlunun yaratılışına verdiği anlamlar da farklılık gösterir. Eskiden doğa tanrılarının himayesinde olan insan sadece kendisi için yaratılmış bu evrenin hâkimidir artık. Teknoloji ve bilim sayesinde ona hükmettiğini sanır çünkü yaratılış destanlarının tarih içindeki serüveni insanların kendilerini evrenin içinde nasıl konumlandırdıklarına göre şekillenmiştir ve yaratılış destanları tarih boyunca yaşamış toplumların kültürel inşalarıyla ilgili önemli ipuçları sunmaktadır. Mitolojik ve dini kaynaklarda rastladığımız yaratılış destanlarının gelecekte nasıl şekilleneceğini ve nasıl bir kurgu içerisinde sunulacağını görmek isterim doğrusu!

Burcu HALAÇOĞLU YEŞİL

> Grup 3<

*Sırasıyla fotoğraflar Nors Mitolojisi ve Orta Krallık Çin ekoses.com internet sayfasından alınmıştır.