Cuma, Aralık 18, 2009

Sounds of Venice

Sesler neye göre müziktir ve buna kim karar verir? Maria Callas’a şarkıcı mı denir yoksa gürültücü mü? Aydın Esen müzisyen ama ben neden değilim? İdil Biret’in mutlak kulağı olması ya da bir kere deşifre ettiği eseri ikinci çalışında ezberden çalması neyi değiştirir? Yoksa hepsinden keyiflisi yan komşunun duşta söylediği şarkılar mıdır acaba? Ya ben bunu beğeniyorsam? İşte, 20. yüzyıl klasik müziğinde, “düzenin nasıl olacağına karar verme” fikrine karşı gelişen yaratıcılık tutumu, bu ve bunun gibi sorular neticesinde çağımız klasik müziğinin ana görüşü oldu ve bu noktadan sonra “klasik müzik” kavramı kendi düzleminde yerini “Yeni Müzik”e bıraktı. Bu yeni çağın en önemli isimlerinden biriyse şüphesiz müzik filozofu olarak anılan ve “her yerde her şey müziktir” diyen John Cage oldu.

Lise yıllarında John Cage’in müziğiyle tanıştığımda, aşırı tutucu ve klasikçi beğeni kriterlerim onu bloke etmiş ve yıllarca kulaklarımdan içeri sokmamıştı. Fakat şunu da kabul ediyorum; hala tutucu sayılabilecek bir dinleyici olarak, duyu sınırlarım dışında, fikirlerine hayran olduğum bir John Cage gerçeği var. Kendisinin de en sevdiği ve en önemli çalışması, 1952 yılında değil Cage'in, bütün müzik tarihinin belki de en ilginç konserine sahiplik eden 4' 33''dir. Kompozisyon, 4’33’’ boyunca icracıların sessizce yerlerinde oturmaları üzerine kurulur. Her icra edilişinde sessizlik rastlantısal seslerle bozulur ve eser yeniden bestelenmiş olur. Kısacası, “John Cage?” diye sorarsanız “rastlantısallık”, “deneysellik” ve “hayattaki bütün seslere kucak açmak” diye bir cevap alabilirsiniz.

Özellikle son 25 yıllık döneminde eserlerinde teknolojiyi yoğun olarak kullanan John Cage’in 1959 yılında kompozisyonunu yaptığı “Sounds Of Venice” adlı eseri ise isminden de belli olduğu üzere bir şehrin sesleriyle yapılmıştır. Eserde şarkı söyleyen bir adam vardır ama bu adam bilinçli olarak bu eser için şarkı söylemez. Çünkü şarkı söyleyen adam “gondolcu”dur ve büyük ihtimalle o sırada birinin sesini kayıt ettiğini bilmiyordur. Eserin diğer kahramanları ise, cıvıldayan kuşlar, bir insan miyavlıyormuş hissi uyandıran bir kedi, çalınan kilise çanı, telefon sesi, yürüyen birinin ayak sesleri, klasik jazz orkestrasının çaldığı bir parçadan kesit, derince çektiği sigara dumanını üfleyen biri ve bir takım daha az belirgin sesler…Bazı çok belirgin sesler dışında gerisi sizin hayal ettiğiniz Venedik olacaktır. Belki Büyük Kanal 'ın girişinde Santa Maria della Salute Kilisesi'nin önünde vaporettodan inmiş, telefonu çalan ama önündeki “Beni sev” diye sırnaşan kediyi sevmekten telefonuna bakamayan bir turistsinizdir. Dar sokaklara dalıp yürürken bir sigara yakmışsınızdır, cd’den klasik caz çalan bir kafenin önünden geçip otelinize doğru yola koyulmuşsunuzdur ya da şarkı söyleyen o gondolcunun ta kendisisi de olabilirsiniz. Bir şey kesin ki, John Cage’in bu eserini açıp, gözlerinizi kapadığınızda, Venedik’i hiç görmemiş de olsanız, sokaklarında yürürken “gondolcu”yu dinliyor olacağınızdır.



Kaynaklar:

http://www.johncage.info/index1.html (discography)


Müge ZÜMRÜTBEL

> Grup 1<

Venedik Bienali

Dünyanın en çekici ve doyurucu bienallerinden birisi olan Venedik Bienali ilk olarak 1895 senesinde düzenlenmiştir. 1930 senesi içerisinde eklenen ve ortaklaşa yürütülen müzik, sinema, tiyatro festivalleri ile birlikte yaklaşık 300000 katılımcıyı ağırlamaktadır. Geçtiğimiz ekim ayının üçünde gerçekleşen Selim Sesler konseri vasıtasıyla, turne menejeri olarak Bienal’i görme fırsatım oldu. Yukarıda bahsettiğim iç içe geçmiş festivaller bütününün müzik ayağı, grubun gerçekleştirdiği konser ile son buldu.

Şehir coğrafi olarak “Burada Bienal yapmalıyız!” deyip öyle kurulmuş gibi adeta. O köprüden bu köprüye yürümek yorucu olsa da, birbirine yürüme mesafesinde olan mekanlar sayesinde size İtalya’nın Bienal şehrine gelmişsiniz gibi hissettiriyor. Şehrin tamamı etkinlikler ile bütünleşmiş durumda. Bienal biletleriyle indirimli veya ücretsiz ulaşım, biletini gösterene her yerde indirimli yemekler vb. Kolaylıklar sağlıyor. Bu şekilde, İstanbul’daki gibi etrafa 50cm*70cm posterler yapıştırmak yerine, tüm şehir ve yaşayanları size bütünüyle bir bienal deneyimi yaşatıyor.

İstanbul’da me şekilde uygulanabilir bilmiyorum ancak parçası olduğumuz çağdaş müzik festivali 53. yaşını kutluyor ve Bienal’in kitlesi ile muhteşem bir ahenk içinde bulunuyor. Değinmeden geçmemek lazım, “merchandising” öyle iki tane tshirt, kitapçık falan değil. Venedik Bienal’i silgisi, çakmağı, shot bardağı, ansiklopedisi, büyük broşürü, defterleri... Aklınıza ne gelirse! İnsanların bu ürünleri almak için ite kaka kapışmalarına da şahit oluyorsunuz, bu da ne denli önemli bir etkinliğin parçası olduğunu hissettiriyor insana.

Venedik batar mı batmaz mı tartışmaları devam ededursun, en az tarihi binaları, coğrafyası kadar öneme kavuşmuş şehrin şanslı Bienali.


Kaynaklar:

Venedik Bienali internet sitesi: www.labiennale.org/en/biennale/history

Murat SEZGİ

> Grup 1 <

Venedik’te Kış

Daha önce Venedik’i hayal ettiniz mi ya da gitmediyseniz eğer, düşlerinizdeki Venedik nasıldır? Ben hep güneşin pırıl pırıl aydınlattığı, neşeli –ki bunda Venedik Karnavalı’nın etkisi yadsınmaz- bir kent hayal ederdim. Esbjörn Svensson Trio’nun “Winter in Venice” albümüyle tanışana kadar... Sonrasında fotoğrafların, filmlerin ve anlatılanların aksine kendimi, karlar altındaki Venedik sokaklarında, ağlamaklı bir ruh haliyle, kulaklarımda “At Saturday” adlı parçanın birinci bölümü çınlarken bulmak, benim yeni Venedik rüyam oldu.

Venedik’e bakış açımı değiştiren, İsveçli caz piyano üçlüsü olan grup, albümü oluşturmadan önce bir kış Venedik’te yaşayıp ardından, öncesinde hiçbir hazırlık yapmadan, üç gün boyunca kendilerini stüdyoya kapatıyor ve doğaçlama olarak çalıyorlar. Müzikal kaygılardan arınıp, sadece kentin hissettirdiklerini notalarına dökebilmek için.

Venedik’in sanatla bütünleşmiş yapısının etkisiyle olsa gerek, diğer albümlerinin aksine bu albümde elektronik müzik ritimleri kullanmamayı tercih ediyorlar. Yazın kalabalığından nispeten uzak, kasvetli kış Venedik’in etkisiyle de kariyerlerinin en naif, en dingin albümlerini oluşturuyorlar.

Grup, albümü çıkardıkları 1997 yılından 11 yıl sonra grubun piyanisti, aynı zamanda beyni olan Esbjörn Svensson’un dalış sırasında hayatını kaybetmesi sonucu belki de bir daha hiç uyanmamak üzere derin bir uykuya dalıyor ardında birbirinden güzel notaları bırakarak.



Sibel AKSU

> Grup 1 <

De La Vertu (1)

Tabiatı gereği insan, değişken ruh haline sahiptir. Bulunduğu ortama ve koşullara bağlı olarak takındığı hal şekil değiştirir, esnektir. Hayatın değişkenliği paralelinde ne kadar insan varsa o kadar da değişken ruh hali vardır. Toplumsal ilişkiler ve egemen zihniyetin insana şekil vermesinin yanında, bir de insanın kendi kontrolünde olan bir şekil alma hali vardır. Bu ruhsal bir güçtür. Adı da “erdem”dir. Azim ve sağlam karakter gerektirir. Süreklilik ister. Bazı durumlarda gösterilecek bir tutum değil her olayın içinde gösterilebilmesi esas olan bir tutumdur.

İnsanı, olaylar ve durumlar karşısında alacağı tavırlar ve vereceği kararlar belirler. Bir yerde cesur ve gözü pek bulduğumuz bir kişi başka bir yerde korkak ve pısırık davranabilir. Bu garip davranış değişikliğinde kasıt ve karakter düşüklüğü söz konusu ise bağışlanamaz ama çoğunlukla insanı içinde bulunduğu öfke, baskı, korku, yoksulluk, zorunluluk gibi durum ve şartlar farklı davranmaya iterler. Montaigne “Yattığım yöne göre ruhum bir görünüm alır”(2) der.Fakat Montaigne’nin aradığı asıl insan tipi bu kadar çok değişken ve tezatlıklar gösteren insan değildir. Övülecek olan insanın kendisi değil, onun eylem, davranış ve kararlarıdır, erdemidir. Bu ideal tipte erdemli bir insan olmak da, böyle bir insan bulmak da kolay değildir. Lâtin filozofu Seneka’nın dediği gibi, “Hep aynı insan olmak çok zor ve büyük bir iştir.” (3)

Fakat bir de öfke duygusu vardır ki; hiçbir şey öfke kadar insan duygularını kontrolden çıkaramaz. Kızdığımız zaman bağıran, konuşan biz değil, hırsımızdır. Montaigne’in De La Vertu adlı denemesinde sözü geçen kıskanç kadın ve kocası hikayesinde, büyük bir öfkeye kapılıp cinsel organını kesen ve hakaretini irdelemek için kesik organını eşine atan adam, mantığı yerine gelince kendi kendinin kurbanı olduğunu anlar. Latince bir kelime olan “virtüs” cesaret, erkeklik anlamına gelir. Fakat Montaigne’e göre buradaki cesaret, öfke sonucu ortaya çıkmış anlık bir tepki ve cehaletten ileri gelen eylemdir, erdemsizliktir. İnsana ait olan tüm bu ruh hali değişimlerinde doğru olan, erdem anlayışını koruyabilmektir. Sorunların çözümü buradadır. Esas cesaret erdemli olabilmektedir.


Kaynaklar:

Montaigne- Denemeler

Türkçesi : Sabahattin EYÜBOĞLU

Cem Yayınevi

e-kitap (.pdf) sayfa : 70-71-80-81

Essais de Montaigne

Par Amaury Duval

e-kitap (.pdf) sayfa: 196-211

(Doğan Kospançalı Fransızca metinden özet çeviri yapmıştır.)


1: Montaigne’in “Erdem Üzerine” adlı denemesi (FR)

2: Duran Nemutlu, Sosyal Bilimler Dergisi, Mayıs 2003, Cilt:27, No:1, Sayfa: 145 (Montaigne,T.2.,1968.405)

3: Montaigne- Denemeler ( Kitap-2 Bölüm 25)



Müge ZÜMRÜTBEL

> Grup 1 <



Bireysel Özgürlük

Martin Luther “A Christian man is a perfectly free lord, subject to none.” Derken her bireyin kişisel bağımsızlığı olduğunu, aslında her insanın kendi kendinin rehibi olduğunu yani Tanrı ile arasına başka birine ihtiyaç olmadığını vurgulamak istemiştir.

Endüljans alarak boş yere Kilise’yi zengin etmek, Kilise’nin kölesi olmak yerine birebir Tanrı’dan affını isteyip, tövbe edilebileceğini söylemiştir. Böylece Kilise’nin, Papa’nın kulu olacağına sadece Tanrı’nın kulu olabilecektir. Lakin bu sözüyle insanın her şeyi yapabilecek kadar özgür olduğunu söylemiş, bu soylemini dengelemek içinse; “A Christian man is a perfectly dutiful servant of all, subject to all.” demiştir. Böylece insanın topluma karşı sorumluluğu olduğunu, her kafasna eseni yapamayacağını belirtmiştir. İdeal birey, ideal toplum düzeni oluşturmuştur. Luther aslında bu düşünceleriyle dengeli, özgür bir toplumun temellerini atmıştır. Sadece Hristiyan topluluğu için değil, tüm insanlık adına, çağımıza kadar “gelen”, gelmesi gereken düzeni kurmak istemiştir. Çağdaş bir bireyin toplum içinde özgür olduğu kadar, uyması gereken kurallar ve diğer insanlara karşı sorumlulukları vardır. Her insanın hangi dine bağlı olacağına, kime, neye inanacağına, hangi partiye oy vereceğine, nerede ne yemek yiyip, ne işle meşgul olcağını seçme özgürlüğü vardır fakat toplumun belli başlı kurallarına da uymak zorundadır.

Martin Luther King Jr. Bunu şöyle özetlemiştir; “Bir şahıs, kendi bireysel kaygılarına dair dar kalıpları aşıp, tüm insanları ilgilendiren daha geniş sorunlara eğilemediği sürece yaşamaya başlamış sayılmaz.” (1)

Kaynaklar:

From Dawn to Decadence – Jacques Barzun

1: www.brainyquote.com/quotes/keywords/individualistic.html



Ledün KIZILIRMAK
> Grup 1<


ÜTOPYA

Thomas More'un kazandırdığı Ütopya kelimesi, -olması gereken devleti- anlattığı kitabı ve yalnız o ülkenin adı olmaktan çıkıp bu türdeki yazının genel adı olmuştur. Genel özellikleriyle, Thomas More'un Ütopya adındaki adasında mülkiyet ortaktır, herkes ihtiyaç kadar üretir ve ihtiyaçları kadar kullanır, Ütopya sakinleri günde 6 saat çalışmak zorundadırlar, geriye kalan zaman kendilerini bedensel ve zihinsel olarak geliştirebilecekleri çeşitli uğraşlara ayrılmıştır.Yurttaşlar yönetim ve varsa yönetimde oluşan çarpıklıklar hakkında konuştuklarında susturulmazlar ve Ütopyalılar savaşa karşı bir tutum benimsemişlerdir, esirlerin çocukları özgür ülke vatandaşı sayılırlar.
Diğer bir ütopya da Francis Bacon'ın Yeni Atlantis'idir.(Bacon da lord chancellor'luk yapmış.) More'un toplumun çarpık düzenine karşı bir eleştiri niteliğinde yazdığı ütopyasında önem verilmeyen maddi güç ve para, Bacon'ın içinde yetiştiği dönem dolayısıyla yapılan yorumlara göre bu düzende çok fazla eleştirdiği bir konu değildir.(More, krala başkaldırarak chancellorluktan çekilirken, Bacon rüşvet aldığı için bu görevden uzaklaştırılmış.) Yeni Atlantis'te, Peru'dan Çin'e ve Japonya'ya giden gemiciler Yeni Atlantis diye anılan Ben Salem adasına varırlar, adalılar, bir mucize sonucu denizden yükselen bir ışık sütununun üstünde haç gördükten sonra Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Avrupalıları ahlaki açıdan eleştirirler, orada kötü,cinselliğin kullanıldığı hiç bir yer ve insan olmadığını, basitçe tanışıp evlendiklerini söylerler. Bacon, More'un ütopyasındaki eş seçimiyle ilgili bölümü eleştirerek evlenmeden önce birbirlerini çıplak gören çiftlerin beğenmedikleri takdirde karşı tarafı reddetmelerinin hakaret olduğunu, buna Yeni Atlantis'te her şehrin yakınındaki iki havuzda evlenecek olan çiftlerin arkadaşlarının evlenecek olanları çıplak görmelerine izin vererek daha iyi bir çözüm bulunduğundan bahseder. More için uygarlık, halkın yönetime eşit haklarla katılması ve servetin eşit dağılımıyken Bacon'a göre ön planda olan yönetimden çok bilimin ilerlemesidir, ona göre uygarlık bilimin insan hayatına egemen olmasıdır.''Yeryüzünün en soylu kurumu'' olarak nitelendirdiği Süleyman'ın Evi adındaki bilimsel çalışma kurumundan ve burada yapılan ameliyatlardan,meteoroloji kulelerinden ve aşılamalardan söz eder.
Ben Salem'i bu araştırma kurumunun önde gelenleri yönetir. Platon'da da olan kendi çıkarlarını gözeten oligarşik bir yönetim isteği açısından benzerlikler gördüm(filozofun devleti yönetmesi,zengin bilim adamlarının Atlantis'i yönetmesi). Ütopya'da eğitim, tüm halka katkı sağlayan, geliştiren ve toplu ilerlemeyi sağlayan bir uğraşken Yeni Atlantis'te biraz daha halktan kopuktur.
Diğer bir ütopya ise Tommaso Campanella'ya ait Güneş Devleti'dir. (Civitas Solis) Bu kitabı, İspanyol boyunduğuna karşı katıldığı ayaklanma sonucu 27yıl mahkum edildiği zindanda yazmıştır.Kitabında Ütopya'dan esinlendiğini anlatır.Güneş Ülkesi'nde de halk ülkenin varını yoğunu paylaşır ve birlik içinde yaşarlar, yemekler ortak sofrada yenir, burada yaşayanların evleri, odaları, tüm eşyaları ortaktır.(Moskova'daki bir parkta Marksizm'e katkıda bulunan on düşünürün adının arasında Thomas More ve Campanella'nın da isimleri varmış.) Güneş Devleti'nde maddiyatın önemi azaldıkça insana duyulan sevginin arttığı düşünülür, burada başka dinlere de saygı vardır ve şükrettikten sonra ayrım gözetmeksizin Hristiyan,Pagan,Yahudi kahramanlar hakkında hikayeler de anlatılır. Günde 4 saat çalışırlar ve geriye kalan zamanı Ütopyalılar gibi sanat,bilim ve diğer uğraşlara ayırırlar. Hasat ve ekim zamanlarında imece usulü çalışırlar ve kadın-erkek ayrımı yoktur. Bilim Ütopya'daki kadar önemli ve din etkisinden uzaktır.Yeni Atlantis etkisiyle yelkensiz ve küreksiz gemiler yaptıklarını söylerler. Ülkeyi rahip yönetir (oysa Ütopya'da laik bir yönetim vardı). Sağlıklı bir soy yetiştirmeye çalışırlar. Yöneten rahip kalıcıdır ve ancak kendi isteğiyle yönetimi devredebilir. Astrolojiye kadın-erkek ilişkilerinde önem verilir, eş seçimi beden durumları göz önünde bulundurularak yönetim tarafından bireyler için yapılır. Ütopyalıların aksine savaşmayı severler.Cinselliğin toplum yararına düzenlendiği söylenir. Burada makinalar önemlidir (Aristotales'in ''gerekli makinalar olsa kölelere gerek kalmazdı'' düşüncesi etkisiyle olabilir.) Karşılaştırınca Ütopya'nın, diğer iki ütopyaya göre en ılımlı ve mantıklı olan olduğunu düşünüyorum, Bacon'ınki siyasi ve yönetimle ilgili bir tablo çizmekten çok bilimin geliştirildiği ve tek amacın bu olduğu bir yer, Güneş Devleti de, devletin bireylerin hayatında daha çok söz sahibi olduğu, daha çok etki ettiği ve özgürlüğün daha çok kısıtlandığı bir yer gibi, hatta günümüz distopyalarına neredeyse benziyor. Daha az duygu, makineleşmiş bireyler, ''akıl'',''güç'',''sevgi'' diye, Orwell'in 1984'ünde olduğu gibi üçe ayrılmış, özel hayata daha çok etki etmeyi kendisinde hak gören yönetim... Ütopya'daki haliyle neredeyse tam anlamıyla olması gereken, en iyi yönetim gibi ancak hayata geçtiğinde ne kadar iyi de devam etse etkiler sonucunda ve işin içinde insan faktörü ve egosu olduğu için zamanla saflığını kaybeden bir durum var, bu etkenler olmasa belki hiç bir ütopya distopyaya dönüşmezdi.

Emel PİLAVCI
> Grup 2 <

Pazar, Aralık 13, 2009

Salı, Aralık 08, 2009

FENİCE TİYATROSU


  Venedik... Kanallarıyla, karnavallarıyla, ticaretiyle, kültür ve sanatla iç içe oluşuyla tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu azizleriyle korunan merak uyandıran bir kent. Şehir yüzyıllardır ticaretten sanata birçok alanda dönüşüme ve gelişime uğramıştır. Zamanında tüccarların hakim olduğu kent, bugün binlerce mimar ve sanatçının ayrıca sanatsever turistlerin hakimiyeti altına girmiştir. Şehir sadece merkeziyle değil çevresindeki irili ufaklı birçok adayla birlikte gezilmesi ve keşfedilmesi gereken yerlerden biridir. Bugün başlı başına bir marka olan Venedik, bu marka halini cam müzeleriyle, her yıl yapılan karnavallarıyla, ünlü “Venedik Bienaliile korumakta. Şehrin en önemli yapısı olan Fenice Tiyatrosu (Teatro La Fenice)da şehre katkılarını bu bağlamda hiç eksik etmemiştir. Yapı dünya genelinde birçok operanın prömiyerine ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan bazıları; Beatrice di Tenda (Vincenzo Bellini)(1833), Emani (Giuseppe Verdi)(1844), Signor Goldoni (Luca Mosca)(2007)dir. İnşaası 1792 yılında biten binanın adının ingilizce anlamı “phoenixyani küllerinden yeniden doğan anlamına gelir ki bu da bize binanın 1836 ve 1996 yıllarında iki kez tamamen yanıp kül oluşunu ve yeniden yapılışını hatırlatır. 2003 yılında Unesco tarafından yapılan restorasyonla kullanımına devam edilen yapı günümüzde bienalden müzik festivallerine kadar birçok alandaki etkinliklere ev sahipliği yapar. Venedik meraklısı turistlerin ilgi odağı halindedir. Fenice Tiyatrosu artık sadece Venedikin değil tüm dünyanın en önemli sahnelerinden biridir.  

Fotoğraf, Fenice Tiyatrosu’nun izleyici kısmı, Wikipedia 

Buket Gonca GÜL  
> Grup 4 <    

ULAŞIM

Burası öyle bir ülkeki burada ki insanlar zamanın ve doğanın kıymetini anlamışlar. Zaman, onlar için boşa harcandığında kendilerine ayıracakları vaktin azalması anlamına geliyor. Bu insanlar doğanın da önemini farketmişler. Kendilerine bu konuyu sorduğumuzda size çok basit bir cevap veryorlar. “doğa olmazsa biz de olmayız”.

 

Bu toprakların insanları hayatta kalmak için çalışmak zorunda olduklarını kabul etmişler. Ancak bizden farklı olarak şartları güzelleştirmek çin gerekenleri yapmışlar. Örneğin toplu ulaşım sistemleri oldukça basit ve köklü. Tüm şehrin ana hatlarında olduça gelişmiş ve rahat bir raylı ulaşım sistemi var. Ve tüm bu sistem yerin altında ilerliyor. Böylece yer üstünde insanlara ve doğaya kalan alan olukça artıyor. Yer üstünde ise herkesin kendi arabası yok. Otoyollarda kullanılan araçlar sadece acil durumlarda kullanılan itfaiye, ambulans, gibi araçlar.

 

Araba kullanmak toplum bireyleri tarafından ayıplanıyor. Ara sokaklara ulaşımsa neredeyse her sokak başına gelen elektirkli küçük trenlerle sağlanıyor. Şehirde kullanılan tüm raylı ulaşımın enerjisi şehrin dışında oluşturulmuş bir güneş enerjisi merkezinden üretliliyor ve araçlara dağıtılıyor. Böylece doğaya salınan zehirli gaz sorunuda ortadan kalkmış oluyor. Trafik sorunununda ortadan kalkmış olması insanların evlerine ve işlerine giderken harcadıkları zamanda en aza iniyor. Böylece bu insanlar kendilerine çok daha fazla zaman ayırabiliyorlar ve bu kişisel gelişimlerine olumlu katkı sağlıyor. Tüm ulaşımlarını doğaya saygılı enerji kaynakalrı ile beslendikerli için temiz bir ortamda daha sağlıklı yaşayabiliyorlar.

 

Ayrıca toplu taşımayı her zaman makul kılmak adına tüm bu taşıma araçları ücretsiz. Zaten kullanılan enerji ucux olduğundan ve vatandaştan alınan vergikerinde bu yönde adil olarak kullanılmasıyla yöneticilere Hiçbir ek külfet getirmiyor ve ülke insanları stresin, kirliliğin ve masrafın yok denilecek kadar az olduğu güzel bir ülkede yaşıyorlar.

 

 

Eren ARIKAN

> Grup 4 <

Pazar, Kasım 15, 2009

Radyokafa TOM

Adı Thom, soyadı Yorke. İngiliz. Tek gözü doğuştan tembel. İlkokulda bu arızası yüzünden korsan lakabıyla anılıp arkadaşlarının oyunlarına dahil olamadığı günden beri hayata karşı tepkili. "Hayattan intikamımı yaşayarak alıyorum." diyecek kadar hayattan nefret eden bir adam bu fakat nedense onunla ilgili ettiği laflar nedense "Siz giderken ben geliyordum." diyen cinsten. Sanatçı olmasından mütevellit çağını sevmeyenlerden. 97 de grubuyla beraber yayınladıkları "Pablo" albümünün 2. şarkısında "I dont belong here" diye avaz avaz bağırıp bir çok insana “Biz de buraya ait değiliz!” dedirtebilmiş bir müzisyen, şarkıcı, besteci, söz yazarı kendisi.Müzikal açıdan incelendiğinde, uzmanların varabildiği tek ortak nokta bu adamın müzik dünyasına gelen dahilerden biri olduğu. Eserlerinde matematiksel bir akor\nota dizilişi olmasa da onu dinleyenler ilk defa dinlediği bir şarkıda onun imzası olup olmadığını anlıyabiliyor.

Müzikal zekası ve hayata bakışı dışında protest tavrı ile de saygı görüyor insanlar tarafından. Popüler olmaya başladığı dönemde, gazetecilerin "Sıradaki intihar edecek şarkıcı sen misin?" temalı sorularından sıkılınca röportaj tekliflerine uzunca yıllar cevap dahi vermiyor. Bunun haricinde, Tony Blair karşıtlarıyla birlikte en önde slogan atıyor.

İlkeli, yaratıcı, radyo kafa bir adam. Bana göre olması gerken, Maradona gibi adam.


Tuğberk BÖRÜ
> Grup 1 <

Sanatçı Olmaya Dair

Sanatçı tanımı Türk Dil Kurumu’na göre ‘‘yaratıcı ve olağan dışı nitelikleri olan, sanat yapabilecek yetkide olan kişi’’ şeklinde yapılmıştır. Peki sanatçıları diğer kişilerden ayıran bu olağan dışı nitelikler nelerdir? Nedir onlara yaratıcı olmaya götüren?
Patti Smith, çağımızın punk-rock hareketinin en önemli temsilcilerinden, şarkıcı, söz yazarı, şair ve fotoğrafçı. Kendisinden sonra gelen R.E.M, Morrissey gibi birçok önemli sanatçı ve müzik grubuna ilham kaynağı olmuş bir eylemci, aktivist.
Mutlu bir çocukluk geçirdiğini, ancak büyük maddi sıkıntılar yaşadıklarını belirten sanatçıyı Amerikalı sanatçıların çoğunluğundan ayıran olay, ilk bas gitaristi Ivan Karl’ın bir Çekoslovakya mültecisi olması ile başlıyor. Bu olay, genelde ülkesinin sorunlarının dışına pek de çıkamamakla suçlanan Amerikalı sanatçıların aksine, dünya meseleleri üzerinde düşünülmesi gerektiğini hissettiriyor Patti Smith’e. Onlarca savaş karşıtı şiir, şarkılar, fotoğraf sergileri açıyor dünyadaki zulümlere dikkat çekmek adına.
Din, Patti Smith’in hayatında önemli bir rol üstleniyor. Gençliğinde sırt çevirdiği İsa, ilerleyen yaşamında kendisinin en önemli dostu, kurtarıcısı oluyor. Bu tip değişimleri de: ‘‘Sanırım hayatım sürekli ayarlamalar ve düzeltmeler ile geçti’’ şeklinde açıklıyor. Patti Smith, insanın değişebileceğini düşünenlerden.
Çağımız sanatından, yaşayışından pek de memnun olmayan bir sanatçı. Çağı ile fazla barışık değil. Sanatın fast-food kültürüne yenik düştüğünü, Hollywoord’un sinema sektörünün Mc Donalds’ı olduğunu düşünüyor. 60’lı yılları atlatabilen kişilerin gerçek birer kahraman olduğunu düşünüyor ancak birçok röportajında da belirttiği gibi o günleri de aramıyor değil.
Kişisel yaşamında çok sevdiği kişileri arka arkaya kaybetmesi, ki bunlar; kocası, kardeşi, çok sevdiği klavyecisi ve büyük bir hayranı olduğu Kurt Cobain’dir, gençliğinde yaşadığı maddi krizler, dünya meseleleri, din ve günümüz kültürüne olan tepkileri Patti Smith’i bize kazandıran başlıca elementler ve aynı zamanda sanatçı kimliğinin en önemli besin kaynakları olmuştur.

Referanslar:
http:\\en.wikipedia.org/wiki/Patti_Smith
http:\\www.brainyquote.com/qotes/authors/p/patti_smith_2.html

Murat SEZGİ
> Grup 1 <

Cuma, Kasım 13, 2009

TA K VA

Film günümüz Türkiye’sinde belli bir tarikata bağlı olarak yaşayan, Tanrı ibadetini gerçekleştiren karakterlerin içine düştükleri kararsızlıkları, ikilemleri ve tutarsızlıkları yansıtıyor. Filmi izlerken Luther’in 95 maddelik tezini düşünmemek elde değil. Hatta tarikat Şeyh’inin söylediği bir cümle Luther’in karşı çıktığı noktalardan birine işaret ediyor. Şeyh’e göre dünya işlerini yapmak için zihinden çok kalp açıklığı gerekiyor. Eğer zihin açıklığı daha çok olursa bunun şeytanın işi olduğuna inanıyor ve cemaatini de bu doğrultuda işliyor. Tarikata bağlı insanların sadece kalpleriyle inanmalarını ve bu doğrultuda iyi birer müslüman olmaları için gerekeni de yapmalarını istiyor. Tabii bu gerekenler para ile oluyor. Elbetteki kendi için birşey istemiyor. Dergah için istiyor. Çünkü dergah Tanrı’nın. Dolayısıyla orası için toplanan kiralar, paralar Tanrı için toplanmış oluyor. Luther’in tezinin 28. maddesinde olduğu gibi paranın para kutusuna atılmasıyla, ancak kârın ve hırsın artacağı1 filmin ana karakteri Muharrem( Erkan Can) tarafından bize gösteriliyor. Önceleri kendi halinde yaşayan, işinden evine, yeri geldiğinde tarikatın zikirlerine katılarak Tanrı’ya olan ibadetini yerine getiren Muharrem, zamanla kendini bedensel arzularıyla boğuşurken buluyor. 3. maddede de denildiği gibi bedene dışsal olarak çeşitli ıstıraplar vermeyen, nefsi köreltmeye yaramayan içsel tövbeler yoktur.2 Dolayısıyla Muharrem’in bedensel arzularına yenik düşmeme çabası onu çok yoruyor. Tabii dergahın zengin fakir demeden hatta en günahkâr, içki içen, haram para kazanan adamdan bile dergah için para toplatması Muharrem’i içinden çıkamayacağı, inançlarıyla ters düşen bir duruma sokuyor. En kötüsü ise tasvip etmediği maddesel olguların ağına kendisinin de düşüp haram para kazanması. Kendisini içinde bulduğu bu yanlışlar ve tutarsızlık dünyası onu aklını yitirmeye kadar götürür. “Hiç kimse kendi pişmanlığında samimi olup olmadığını bilemez, tam bağışlanmaya kavuşup kavuşmadığını ise hiç bilemez” (Luther, Madde 30, 95 Maddelik Tezi, 1517). İşte bu bilememe durumu insanı çıldırtır. Karşı olduğu herşeyin Tanrı’nın adı kullanılarak yapılması tam bir ikiyüzlülüktür. Üstelik tüm bu yanlış davranışlardan sonra kendisine “adam oldun” denilmesi daha da düşündürücü. Önceleri gerçek bir inanan, doğru yolda ilerleyen mütevazı bir müslümanken, lüks arabalar, takım elbiseler, fakirden zorla alınan paralar Muharrem’i adam yapmıştı. Demek ki inanandan çok parayı veren asıl inanan
(!).


1 Luther, Madde 28, 95 Maddelik Tezi, 1517
2 Luther, Madde 3, 95 Maddelik Tezi, 1517


Buket Gonca Gül
> Grup 4 <

Çarşamba, Kasım 11, 2009

GALATA KULESİ

İzlediklerimin arasında en çok Galata Kulesi'nin anlatımı etkiledi beni. Anlatıcı Galata Kulesi'ni anlatırken tarihi bilgileri, yapının mimari bilgileri, - küçük bir araştırma ile her yerden bulabileceğimiz bilgiler- haricinde bize eli, kolu, gözü, kulağı olan yani yaşayan bir varlığı anlattı. Kendi yorumlarını katarak kulenin mutsuzluğundan bahsetti. Onca restıreye rağmen dışarıdan bakıldığında alabildiğine baş döndürücü ve heybetli olan İstanbul'un en güzel gözünün gece olduğunda o güzel manzaraya kör baktığını anlattı.

Hepimiz mekanlarımızı anlatırken güzelliklerinden bahsettik, evet hepsi İstanbul'un binlerce güzelliğinden biriydi fakat hepsinin talihsiz bir hikayesi vardı. Galata Kulesi'ni anlatırken sadece güzelliğini anlatmadı, anlatıcıya göre kulenin laneti dediği küçük bir sırdan haberdar etti bizi. Osmanlı'dan sonra kule yangınlar ve depremlerden kurtulamamış uzunca yıllar boyu.

Onca talihsiz olaya rağmen hala ayakta dimdik duran bu yapya hayranlığımı arttırdı bu sunum. Bu sunum Galata Kulesi'ni bir de ankatıcının gözünden görebilmem için, kuleyi yeniden ziyaret etmemi sağladı. Galata kulesi için okduğu şiirdi sanırım sunumdaki bütünlüğü sağlayan. Şairin Galata Kulesi'ni kişileştirmiş olması ve İstanbul'un iki kulesini birbirine yakıştırmış olması beni çok etkiledi; Anlatımda ki bütünlük sanırım bu sunumu seçmeme sebep olan. Hem görsel, hem bilgi olarak hem de hikaye ve duygu olarak beni doyuran bir sunumdu. Hikayesi vardı, Galata Kulesi yaşıyordu karşımda ve çok gerçekti...


M. Aysima DÖŞEREL

> Grup 4 <

Çarşamba, Kasım 04, 2009

“Sanat”çı

Sanatçı kimdir? En dar anlamıyla, sözlükteki tanıma göre, sanatçı sanatla uğraşan kişidir. Fakat sanatla uğraşan kişinin sanatçı olması, örneğin tarımla uğraşan kişinin çiftçi olmasından farklı bir durum. Çünkü sanatın ne olduğu veya olması gerektiği dönemden döneme ve aynı dönem içinde de kişiden kişiye değişiyor. Yine de çağın ve geçtiğimiz çağların sanatçılarına, onların hayatlarına ve kültürel özelliklerine baktığımızda aklımızda bir “sanatçı” tanımı az çok oluşuyor.
Francesco Petrarch’ın kaleme aldığı metinde kendisinin bir çok özelliğiyle ilgili bilgi edinebiliyoruz. Onun döneminin sanatçılarına ve kendisine baktığımızda, sanatçının gezmiş, görmüş, okumuş olması gerektiğini çıkarabiliriz. Belli bir entelektüel birikime sahip olmalı yani sanatçı. Gezen bu kişinin, gördüklerini farklı ve öznel açılardan görmesi ve anlaması, incelemesi, derinleştirip içselleştirmesi sonucunda ortaya yenilikçi, sıra dışı bir ürün koyması ona “sanatçı” diyebilmemiz için sebepler veriyor bize.
Petrarch kendini ve yaptıklarını diğerlerinin yaptığı gibi ‘üstün’ görmüyor. Böylece sürekli gelişime açık bir kişilik ortaya koyuyor. Dolaylı olarak eserleri de gelişime açık oluyor.
İnandığı doğruları savunan, tutkulu ve ,yerine göre tutkusundan doğan bir özellik olarak, öfkeli bir kişi Petrarch. Aynı zamanda özgürlükçü bir sanatçı.
Petrarch’ın yazdıklarından çıkardığım bu özellikler “sanatçı”nın zihinlerdeki genel geçer tanımını karşılıyor.

Janset GENEL

> Grup 3 <

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Geçen hafta ilk dersimizde...

Latince kökenli schola(okul) kelimesinden türetilen Skolastik düşünceyi işledik. Skolastik düşünce, kitaplara inanarak değil, akılcılıkla ilerlemeyi tercih eder ve müthiş bir tanrı sevgisine sahiptir ve müthiş bir inançları vardır. Tanrının yarattığı her şeye büyük bir saygı duyarlar. Skolastik düşünce kafalarda bir sınır çizmesine de neden olmuştur. Bazı din adamlarının, Aristo felsefesinin dine uyarlaması olarak da söylenir. The name of the Rose , filmindeki Dominiken ve Fransisken tarikatlarının çatışmasında altında yatan sebeplerden biride budur. Sonrada inanç ve bilgi arasına bir ayrım konulduktan sonra, bu gelişim Rönesansı meydana getiricektir.

Dersimizin 2’ci gününde, 2009 yılını etkileyecek Medici ailesinin hayatını izledik. Medici ailesi yaptıkları sayesinde bugünümüze kadar yenilikleri getirmiştir. Sanata verdikleri değerle, klasik resmin buraya gelmesini sağlamıştır. Bunların başında Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Botticelli gelir ve Rönesans çağının başlaması sağlanır medici ailesinin desteğiyle. Bunların yanı sıra ilk muhasebenin tutulması ve ilk toplu sözleşmenin imzalanması, bu olayların 2009’da ne kadar önemli olduğu hala görülmektedir.

Umut AKTAŞ

> Grup 2 <

Yemin Bozmak

İlkokul okumuş herkesin başından geçen bir olaydan bahsedeceğim, ant okumak. Evet, ‘Andımız’ yani yeminimiz. Sınıflarda duvara asılan Atatürk ve Gençliğe Hitabe posterlerinden üçüncüsü. Eski Milli Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip’in 23 Nisan’da kızlarına yaptığı bir konuşmanın düzenlenmiş hali. Daha sonra da 1933 yılında okullara girmiştir’*.
‘Metnin’** bazı kısımlarını hatırlatmam gerekirse –ki gereği yoktur eminim- “Türküm!”. Etnik kökeni bu kadar karışık bir ülkede –ki çoğumuz halen tam olarak hangi kökenlerden geldiğimizi bile tam kestiremezken- saat sekiz altı yaşında bir çocuk bağırıyor “TÜRKÜM”, diğerleri tekrarlıyor. Nazi filmlerini andıran bir ciddiyet mevcut. Çocuklar öğretmenlerin gözüne girebilmek adına son ses bağırıyor ve öğretmenlerinden de bu durumdan dolayı göğüsleri kabarıyor. Sesi kısılma noktasına gelen çocuklardan bazıları Kürt, Çerkez, Laz, Ermeni, Yahudi, Süryani. İşin kötü tarafı, o öğretmenlerin durumunun da farklı olmaması. Etnik çatı nasıl konulur görsünler işte. “Soykırımı tanımlama ölçütlerinin 2. maddesi: Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek. 5. madde: Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.”*** Derken, “İlkem, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir”… Hemen ardından, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun”. Kısacası, eğer sen yirmi yaşında zorla askere alınıp sebebi ve sonucu bilinmeyen bir savaş uğruna şehit düşersen üzülme, çünkü sen o yurdu kendinden bile çok seviyorsun! İnsan sevdiğini sorgulayamaz. Şimdi, gelen o teröristler alkışlarla karşılaşınca, uğruna ölünen devlet, o katilleri serbest bırakınca yeni yeni düşünmeye başladılar bu gençler neden peki öldü diye. Altı yaşında buna yemin etmişlerdi bile o gençler.
Toparlamam gerekirse, bu yazı madem önemli, ders konusu yapılsın, müfredata konsun. Atatürkçü söylemler dışında trajikomik bir yazı. Dr. Reşit Galip’in kötü niyetli olmadığına eminim fakat ben onun kızlarıyla özeline girmek istemem, ne konuştularsa keşke aralarında kalsaydı.


Kaynaklar :

* http://www.egitimhane.com/forum/index.php?topic=2298
** http://ttkb.meb.gov.tr/secmeler/andimiz.htm
*** http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m


Ozan KORKMAZ

> Grup 4 <

KALABALIKTA YALNIZLIK

Sanatçı görünenle ya da kendisine gösterilenle yetinmez, gerçeğin görünmeyende saklı olduğunu bilir. Hep daha derine bakar, olmayanı görmeye çalışır. Sanatçı meraklıdır: Geçmişte yaşananları araştırır, öğrendiklerini zamanına aktarır. Uzağı görmek ister, yarını şekillendirmeye çalışır. Sanatçı muhaliftir; yanlış olduğuna inandığı güçlerin karşısında durur. Hayal gücüyle yargılar, eserleriyle cezalandırır. Sürünün bir parçası olmayı reddeder, çobanların daima sürüsüne katmak istediği ve bunu başaramadığı için nefret ettiği kişilik olur.

Sanatçı duyarlıdır; pamuk ipliğiyle yüreğine bağladığı dünyevi bağlarını, başka insanların acılarını derinden hissederek koparıp atabilir. Yaşanan kötülüklere şahit olmaktansa yok olmayı yeğler, korktuğu için değil üstelik! Belki zarar görmüş insanlık onuru için, belki de sadece insan olduğu için… Tıpkı 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan drama (toplardan, tüfeklerden yüzlerce kilometre uzakta olduğu halde) dayanamayan Stefan Zweig’in yaşama isteğini yitirmesinde olduğu gibi.

Sanatçı bazen sadece kendisi olur. Kendisiyle yaşar, yaratarak nefes alır. Aksi, en hazin ölüm kadar (ateşte yanmak kadar) acı verir. Başka hiçbir şeyle ilgilenmez, önemsemez. Kendi dünyasını kurar, tanrısı olur kendisinin. Fildişinden bir kule inşa eder, ışıklı ve kırılgan… Kulesinin tepesinde yaşar, görmez, görünmez ya da görür değer vermez. Hem insanların yanı başında hem de onlardan çok uzakta yaşar. Çağdaşlarını beğenmez, konuşmaya ve sevmeye değer bulmaz. Tanrısal kibri aslında hiç tanımadığı insanlara yaşam kanıtı bırakmak için yarattığını görmesini engeller. Yaşadığı çağa dargın, insanlardan uzak veda eder hayatına, geriye yıllar sonra değeri anlaşılabilecek yaratılar bırakarak.

Sibel AKSU

> Grup 1 <

NE İÇİN YAŞADIM ?

Kökenine bakılırsa; öğrenme ve uygulama sonucu edinilen vasıf (1), felsefi açıdan bakılırsa “tekhne”(2) ile eş anlamlı, yazım terimlerine göre ise tanrısal güçtür(3) sanat. Sanatçı ise bu güce, vasıflara sahip kimsedir. En çok üzülen en çok bilense(4), sanatçının mutlu olması zaten çok zordur.

Çünkü sanatçı; geçmişi çok iyi bilir, gözlemleyendir, hassastır, güzeldir. Önemli olan, iyilik ve yaratmaktır, hep ilerdedir, katkıda bulunmak ve iz bırakmaktır gayesi. Goethe der ki; “bilmek yetmez, uygulamak lazım”(5). Sanatını, aktaramadıktan sonra lanet gibidir bilgi, düzeltmekle kendini sorumlu hissettiği bu dünyadan gitgide uzaklaştırır.

Yüzyıllar geçse de Petrarch’tan Bertrand Russell’a(6) dert aynıdır. Tatminsizlik, doyumsuzluk ve beklentiler. Russell bunu, otobiyografisinin girişinde çok güzel anlatır “What I have lived for”(7) ile. Hayatını yöneten üç tutkuyu ele alır bu yazı; sevgi, bilgi ve insanoğluna karşı duyduğu çekilmez acıma duygusu.

Acır, güzelliğin, bilginin var olduğu bu dünyada insanoğlunun yaşama şekli (sahip olduğu meziyetlere) yaşaması gereken şekille resmen dalga geçer gibi olduğu için. Acı çeker, yapabileceği bir şey olmadığı için ve tiksinir bu acıyı silip atamadığı için.

Suzin AKALAN

> Grup 1<


Kaynaklar:

1-www.etmyonline.com/index.php?search=art&searchmode=none
2-tekhne = felsefe terimleri
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategorivesilist&kelime=sanat&ayn=tam
“Bir şeyi ortaya koyma olan, yaratma olan, doğru bir plana göre yönetilmiş bir davranış.”
3-Bir tasarının, bir düşüncenin ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ve bunların sonucunda erişilen üstün yaratıcılık. www.tdk.gov.tr
4-Rochdale, Manfred, act1.sc.1.
“Sorrow is knowledge; they who know the most must mourn the deepest over the fatal truth the tree of knowledge is not that of life”
5-Goethe “Knowing is not enough, we must apply” www.quotes.com
6-Bertrand Russell (1872 – 1970) Nobel Prize, Literature, 1950 (History of Western Philosophy)
7-The prologue “What I have lived for” www.users.drew.edu
http://plato.stanford.edu/entries/russell/#RW

Cuma, Ekim 23, 2009

SANATI DESTEKLEMEYEN ÖLSÜN

Koç, Sabancı vb. holdinglerin son dönemlerde sanat etkinliklerini çok fazla desteklediklerini görüyoruz. Bu da çeşitli soruları beraberinde getiriyor.
Hepimizin bildiği gibi sponsorluk kavramını bugünlere getiren aile Medici ailesidir. Dönemi incelediğimizde, antik Yunan ve Roma’ya bir geri dönüş ve de giderek artan bir tüccar sınıfı görmekteyiz. Rönesans dönemini incelerken, “Rönesans Döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardı. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar.”(1) ibaresini görüyoruz. Peki ya neden? Dönemle ilgili diğer önemli nokta, kilisenin halk üzerindeki etkisini ve de Roma, Floransa vb. şehir devletlerinin aralarındaki rekabeti, E.H GOMBRICH’in Sanatın Öyküsü adlı kitabındaki” Floransalılar (yönetimde sözü geçen soylular)*, katedrallerinin görkemli bir kubbeyle örtülmesini istiyorlardı” cümlesi gayet iyi açıklamakta. Medici God father of Renaissence adlı filmde de kubbenin yapımından sonra Cosimo de’ Medici ’nin Floransa şehrinin gayri resmi başı olduğunu gördük. Medicilerin tüm bu çıkarları için en akılcı yol olan, sanata yatırım yapmayı neden seçtiklerini anlayabiliyoruz. Koç ve Sabancı’nın şehir veya ülke yönetimini elde etme durumu söz konusu değil (her ne kadar bunu TÜSİAD ile yapsalar da). Fakat bir diğer yandan yakaladıkları reklam olanakları ve prestij çok büyük. Billboardlardaki vurucu reklamlar ile Koç ve Sabancı isimleri sanat ile de çokça kazındı. Bu durumu ZAMAN gazetesi yazarı Fikri TÜRKEL çok iyi açıklamış “Kültür-sanat etkinliklerinin kendi varlıklarından öte bir fonksiyonu vardır. Şehre itibar katar, medeniyet algısını güçlendirir, yerli ve yabancılara verilebilecek mesajınız artar, toplumla iletişimi güçlendirir.”(2) Fikri TÜRKEL’in bir şehir için yaptığı bu açıklama holdingler için de geçerli sayılabilir. Ne gariptir ki İstanbul Bienali’nin açılış konuşmasında Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç “İstanbul Bienali dünyadaki sanat etkinlikleri arasında yerini aldı. Bienal sayesinde İstanbul, sanat çevrelerince daha da cazibe merkezi haline geliyor. Toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak çalışmalara destek olmaya özen gösteriyoruz. Toplumsal gelişmişliğin en önemli göstergelerinden biri de sanat. Bienal, güncel sanatın ülkemizdeki gelişiminde çok önemli bir yere sahip” açıklamasını yaptı. İkisi de birbirine çok yakın söylemler öyle değil mi?
Çok basit bir mantıkla iki konuşmanın da benzer olduğunu görebiliyoruz. Fakat hiçbir kapitalistin birincil derdinin şehrine itibar kazandırmak olmadığını herkes bilir( Bir kapitalist şehrine çeşitli kazanımlar sağladığı zaman bu dolaylı olarak kendine illa ki dönecektir, fakat belirttiğim gibi birincil tercihi değildir). Bence olayın özündeki şey prestijin yanı sıra tüketimi daha fazla arttırmak da olabilir. Koç ve Sabancı’nın nerdeyse iş yapmadıkları sektör yok. Örneğin bankalarındaki para transferi artacak, otellerinde konaklanacak, yiyecek markaları daha fazla tüketilecek, içkileri satılacak vb. Bunlardan rahatsız mıyım? Hayır, çünkü dünyayı ancak güzelliğin kurtaracağının farkındayım ve bir insanı sevmek için ruhları sanatla çok kolay arındırabiliriz.

* benim açıklamamdır.

1.Bknz:(http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C3%B6nesans)
2.Bknz:http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=513259)
3.Bknz:(http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=74&ArticleID=1137891&Date=13.10.2009&b=Istanbulda%20Bienal%20zamani)

A.Kutlu SUYTAR

>Grup <


MEDICI AİLESİ

Medici ailesi Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bir şehir devleti haline gelen Floransa’nın güçlü ailelerinden biridir. Önemli sanatçıları bünyelerine alıp destekleyerek sanata büyük katkı sağlamış ve sanatçıların bireyselleşmesinde önemli rol oynamışlardır.

Sanatçılara çalışmak için gerekli ortamı sağlayan Medici ailesinin aynı zamanda bu büyük sanatçılardan (Galileo, Michelangelo) belirli beklentileri vardı. Medici ailesi destek vereceği kişilerden öncelikle bağlılık, güven ve sadakat beklerdi. Bu beklentileri zaten izlediğimiz filmin giriş kısmında bulunmaktadır. Yaptıkları yatırımların geri dönüşü olacağından emin olmalıydılar. Örneğin filmin başında yatırım yaptıkları korsanın, papa olmasından sonra Medici ailesini desteklemesi ve düşmanlarını etkisiz hale getirmesi gibi. Ortaya çıkan sanat eserlerinin Floransa şehrini süslemesiyle Medici ailesinin prestiji artmıştır. Özellikle, güçlenmekte olan Medici ailesi Duomo Kilisesi’nin kubbesinin tamamlanmasıyla bütün Floransa’ya kendini ispat etmiş ve rakiplerinin önüne geçmiştir. Filmde, şehirdeki sanat eserlerinin kendisini ölümsüz kılacağına dair Cosimo de’Medici’nin bir açıklaması dahi var.

Bu durumun günümüzde ki örneklerini düşündüğümüzde, bireyselliklerini kazanmış olan sanatçıların duruma daha ekonomik baktıklarını görüyoruz. Yeni adıyla sponsorluğa, prestijle beraber reklama dayalı olan bu yatırım çılgınlığına örnek olarak, Akbank 19. Caz festivali, Rock’N Coke, Film Ekimi afişlerindeki logo yığınından *, Teknik adam Daum’un bütün giysilerinde GAZİ peynirlerinin logosu olmasına kadar daha bir çok örnek verebilirim. Amaçlara baktığımız zaman ise marka imajını yükseltmek ortak hedef, bunu yanında firmaların ve ailelerin reklam yapma ve rakiplerin önüne geçme yarışı. Bu amaçlar ise neredeyse Medici ailesiyle aynı, Medici ailesinin iktidar ve söz sahibi olma arzusuyla benzerlik taşıyan diğer bir örnek ise, Doğan grubunun genel seçim öncesi AKP’ye yayın araçlarıyla verdiği desteği* veya Cem Uzan’ın yine benzer propagandalarla*** seçimi etkilemesi olacaktır.

*http://farm1.static.flickr.com/96/260541265_d67f364046_o.jpg
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/09/30/hurriyetim.asp
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/12/520485.asp
***http://www.gencturkgucu.org/cemuzaneserler.jpg


Ozan KORKMAZ

>Grup 4<