Cuma, Ekim 23, 2009

SANATI DESTEKLEMEYEN ÖLSÜN

Koç, Sabancı vb. holdinglerin son dönemlerde sanat etkinliklerini çok fazla desteklediklerini görüyoruz. Bu da çeşitli soruları beraberinde getiriyor.
Hepimizin bildiği gibi sponsorluk kavramını bugünlere getiren aile Medici ailesidir. Dönemi incelediğimizde, antik Yunan ve Roma’ya bir geri dönüş ve de giderek artan bir tüccar sınıfı görmekteyiz. Rönesans dönemini incelerken, “Rönesans Döneminin yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardı. Bunlar en kârlı ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar.”(1) ibaresini görüyoruz. Peki ya neden? Dönemle ilgili diğer önemli nokta, kilisenin halk üzerindeki etkisini ve de Roma, Floransa vb. şehir devletlerinin aralarındaki rekabeti, E.H GOMBRICH’in Sanatın Öyküsü adlı kitabındaki” Floransalılar (yönetimde sözü geçen soylular)*, katedrallerinin görkemli bir kubbeyle örtülmesini istiyorlardı” cümlesi gayet iyi açıklamakta. Medici God father of Renaissence adlı filmde de kubbenin yapımından sonra Cosimo de’ Medici ’nin Floransa şehrinin gayri resmi başı olduğunu gördük. Medicilerin tüm bu çıkarları için en akılcı yol olan, sanata yatırım yapmayı neden seçtiklerini anlayabiliyoruz. Koç ve Sabancı’nın şehir veya ülke yönetimini elde etme durumu söz konusu değil (her ne kadar bunu TÜSİAD ile yapsalar da). Fakat bir diğer yandan yakaladıkları reklam olanakları ve prestij çok büyük. Billboardlardaki vurucu reklamlar ile Koç ve Sabancı isimleri sanat ile de çokça kazındı. Bu durumu ZAMAN gazetesi yazarı Fikri TÜRKEL çok iyi açıklamış “Kültür-sanat etkinliklerinin kendi varlıklarından öte bir fonksiyonu vardır. Şehre itibar katar, medeniyet algısını güçlendirir, yerli ve yabancılara verilebilecek mesajınız artar, toplumla iletişimi güçlendirir.”(2) Fikri TÜRKEL’in bir şehir için yaptığı bu açıklama holdingler için de geçerli sayılabilir. Ne gariptir ki İstanbul Bienali’nin açılış konuşmasında Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç “İstanbul Bienali dünyadaki sanat etkinlikleri arasında yerini aldı. Bienal sayesinde İstanbul, sanat çevrelerince daha da cazibe merkezi haline geliyor. Toplumsal gelişmeye katkıda bulunacak çalışmalara destek olmaya özen gösteriyoruz. Toplumsal gelişmişliğin en önemli göstergelerinden biri de sanat. Bienal, güncel sanatın ülkemizdeki gelişiminde çok önemli bir yere sahip” açıklamasını yaptı. İkisi de birbirine çok yakın söylemler öyle değil mi?
Çok basit bir mantıkla iki konuşmanın da benzer olduğunu görebiliyoruz. Fakat hiçbir kapitalistin birincil derdinin şehrine itibar kazandırmak olmadığını herkes bilir( Bir kapitalist şehrine çeşitli kazanımlar sağladığı zaman bu dolaylı olarak kendine illa ki dönecektir, fakat belirttiğim gibi birincil tercihi değildir). Bence olayın özündeki şey prestijin yanı sıra tüketimi daha fazla arttırmak da olabilir. Koç ve Sabancı’nın nerdeyse iş yapmadıkları sektör yok. Örneğin bankalarındaki para transferi artacak, otellerinde konaklanacak, yiyecek markaları daha fazla tüketilecek, içkileri satılacak vb. Bunlardan rahatsız mıyım? Hayır, çünkü dünyayı ancak güzelliğin kurtaracağının farkındayım ve bir insanı sevmek için ruhları sanatla çok kolay arındırabiliriz.

* benim açıklamamdır.

1.Bknz:(http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C3%B6nesans)
2.Bknz:http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=513259)
3.Bknz:(http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=74&ArticleID=1137891&Date=13.10.2009&b=Istanbulda%20Bienal%20zamani)

A.Kutlu SUYTAR

>Grup <


MEDICI AİLESİ

Medici ailesi Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bir şehir devleti haline gelen Floransa’nın güçlü ailelerinden biridir. Önemli sanatçıları bünyelerine alıp destekleyerek sanata büyük katkı sağlamış ve sanatçıların bireyselleşmesinde önemli rol oynamışlardır.

Sanatçılara çalışmak için gerekli ortamı sağlayan Medici ailesinin aynı zamanda bu büyük sanatçılardan (Galileo, Michelangelo) belirli beklentileri vardı. Medici ailesi destek vereceği kişilerden öncelikle bağlılık, güven ve sadakat beklerdi. Bu beklentileri zaten izlediğimiz filmin giriş kısmında bulunmaktadır. Yaptıkları yatırımların geri dönüşü olacağından emin olmalıydılar. Örneğin filmin başında yatırım yaptıkları korsanın, papa olmasından sonra Medici ailesini desteklemesi ve düşmanlarını etkisiz hale getirmesi gibi. Ortaya çıkan sanat eserlerinin Floransa şehrini süslemesiyle Medici ailesinin prestiji artmıştır. Özellikle, güçlenmekte olan Medici ailesi Duomo Kilisesi’nin kubbesinin tamamlanmasıyla bütün Floransa’ya kendini ispat etmiş ve rakiplerinin önüne geçmiştir. Filmde, şehirdeki sanat eserlerinin kendisini ölümsüz kılacağına dair Cosimo de’Medici’nin bir açıklaması dahi var.

Bu durumun günümüzde ki örneklerini düşündüğümüzde, bireyselliklerini kazanmış olan sanatçıların duruma daha ekonomik baktıklarını görüyoruz. Yeni adıyla sponsorluğa, prestijle beraber reklama dayalı olan bu yatırım çılgınlığına örnek olarak, Akbank 19. Caz festivali, Rock’N Coke, Film Ekimi afişlerindeki logo yığınından *, Teknik adam Daum’un bütün giysilerinde GAZİ peynirlerinin logosu olmasına kadar daha bir çok örnek verebilirim. Amaçlara baktığımız zaman ise marka imajını yükseltmek ortak hedef, bunu yanında firmaların ve ailelerin reklam yapma ve rakiplerin önüne geçme yarışı. Bu amaçlar ise neredeyse Medici ailesiyle aynı, Medici ailesinin iktidar ve söz sahibi olma arzusuyla benzerlik taşıyan diğer bir örnek ise, Doğan grubunun genel seçim öncesi AKP’ye yayın araçlarıyla verdiği desteği* veya Cem Uzan’ın yine benzer propagandalarla*** seçimi etkilemesi olacaktır.

*http://farm1.static.flickr.com/96/260541265_d67f364046_o.jpg
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/09/30/hurriyetim.asp
**http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/09/12/520485.asp
***http://www.gencturkgucu.org/cemuzaneserler.jpg


Ozan KORKMAZ

>Grup 4<

Perşembe, Ekim 15, 2009

"The Name of the Rose"

3. haftada insansanlığın varoluşlarını anlamlandırma çabaları üzerinde dururken, "The Name of the Rose" filmi vasıtası ile şüphecilik, gözlem ve düşünce çatışmları hakkında tartışmalarda bulunduk. İnsanlığın varlık nedenlerini sorgulamasının Tanrılar üzerinden başlayıp, tek tanrıya dönmesi, insana özgü egoların ve özelliklerin tanrılarda anlamlandırılmaya çalışılması ve bu sayede belki de bir anlamda bilinçaltı bir günah çıkarma durumunun yaşanması söz konusudur diye düşünüyorum.

Hesiod metinleri, insanlığın kendi var oluşlarının başlangıçlarını aramaya başladıkları bir döneme ait metinler olarak karşımıza çıkıyor. İnsanların varoluşunun daha üstün bir gücün varlığından kaynaklanması gerekliliğine inanmış olması ve bu üstün gücün yada güçlerin yine insan kişilik özellikleri ile donatılmış olması bana Nietzche'nin "insanca çok insanca" tespitini çağrıştırıyor.

Metinlerde anlatılan hikayeler insanlığın iktidar, aile, savaş, sevgi, acı vb. temel eylem ve hislerinin bir yansımasını ortaya koyuyor. Kronos'un babasının penisini annesinin hazırladığı bir tertiple kesmesi ve bu sayede iktidara sahip olabileceğini kanıtlaması ve daha sonra kendisinin de benzer bir sonla karşılaşacağını bilmesi, buna rağmen iktidardan vazgeçmemek için kendi çocuklarını bile yemesi, o dönemden günümüze iktidara sahip olan kişilerin egoları ve ruh halleri ile ilgili değişmeyen bazı gerçeklerin var olduğunun kanıtı gibi. Ancak yine bir tertip ile kurtarılan ve büyüyen Zeus'un daha sonra babası tarafından onurlandırılması, aynı zamanda adil bir iktidarın yeri geldiğinde nasıl olması gerektiği ile ilgili ip uçları barındırıyor.

Genesis ile çok tanrılı inanıştan, tek tanrılı inanışa geçiş dönemini görmekteyiz. Genesis'te anlatılan başlangıç hikayesinin, Hesiod'un metinleri ile taşıdığı benzerliklerlikler dikkat çekici. Hesiod'un bahsettiği yer ile gökyüzünün birleşmesi, gündüzden önce gecenin var olması ve yine bu tanrısal güce insansal egoların ve yeteneklerin yüklenmesi yine insanın varoluşunu anlama çabaları içerisinde kendi acizliklerini tanrıya yüklemesinin açık bir örneği gibi sanki. Genesis'te, insanın kat ettiği bilimsel yolun aynı zamanda inanç evrimine yol açtığı, bu evrimin tanrısal inancı, dolayısıyla tanrıyı da evrimleştirdiği tezini destekleyen bir yapı olduğunu düşünüyorum.

Bu bağlamda derslerde ele aldığımız bu iki metin bizlere antik toplumlar ve günümüz toplumu arasındaki bağları ve inanışların nasıl evrimleştiğini gözlemlememiz açısından çok önemli ve belki de kanıt niteliğinde iki metin olarak önümüzde duruyor.

Geçen hafta izlediğimiz ve üzerine uzun uzun tartıştığımız Umberto Eco'nun aynı adlı kitabından uyarlanan "The Name of the Rose" filmi bize ortaçağ düşünce sistemi ile şüpheciliğin ve sorgulamanın yani bilimsel düşünme sisteminin çarpışmasına güzel bir örnek sunuyor. Filmde yer alan neredeyse bütün karakterler bir düşünce modelini temsil ediyor diye düşünüyorum.
Bu bağlamda William'ın Fransiskan cemaatinin bir üyesi olması bir tesadüf değil tabiki. Fransiskan cemaati papalık ile aralarında sorunlar bulunan bir cemaat olarak, en temelde o dönemde genel geçer olan düşünce yapısına bir baş kaldırı olarak yorumlaranabilir. Bu baş kaldırının örneğini de filimdeki tartışma sahnelerinden görebiliyoruz. Hem William'ın kör rahip ile yaptığı tartışma, hem de Fransiskan cemaatinin önde gelenlerinin Papalık önde gelenleri ile yaptığı tartışma bunun en güzel örneği. Ancak göz ardı edilmemesi gereken Hem William'ın hem de Fransiskanların o dönemin mutlak iktidarlarına karşı yapılan bu tartışmalarda hep bir korku içerisinde savlarını öne sürmeleri bir yandan baş kaldırıken bir yandan da mevcut otorite ile anlaşma yollarına gitmeye çalışmalarıdır.

"The Name of the Rose" bize sorgulamayı, düşünmeyi, bakmayı değil görmeyi, görünenin arkasındaki gerçekleri bulmaya çalışmanın önemini anlatıyor...

Emrah Kara

 > Grup 2 <


Pazar, Ekim 11, 2009

NUH’UN GEMİSİ HÂLÂ YÜZÜYOR MU?

İnsanoğlunun kafasının en karışık olduğu dönemlerde ortaya çıkıp, hâlâ cevabı bulunamayan sorulara yanıt arayan mitler; aslında kendimizi ve insanlarla ilişkimizi anlayabilmemiz için birer anahtardırlar. Kendimize sorduğumuz "Ben kimim? Nasıl var oldum? Bir gün öleceğim gerçeğine nasıl katlanabilirim? Bu dünyadaki önemim nedir? Topluma olan borcumla, nefsim arasındaki dengeyi nasıl kurabilirim?" sorularına eğlenceli ama ciddi cevaplar vermektedirler. Konuları öyle geniş bir perspektiftedir ki bin yıllardır süregelmişler ve günümüzde varlıklarını hala devam ettirmektedirler. Bunun sebebi bence insanın hala ölümden korkması ve hala meraklı olmasıdır. Zira korkan insan bilmeyen insandır ve bilmeyen insan çoğunlukla merak edendir.

Sümer Efsanesi Gılgamış Destanı'nda bahsedilen adıyla Tufan veya Tevrat ve Kur'an da yazdığı şekliyle Nuh'un Gemisi'nin hikâyesi de insanoğlunun bin yıllardır ders almaya aç ve korkutulması gereken aksi halde disipline edilemeyecek bir varlık olduğunun göstergesidir. Tanrılar mükemmeldirler ve fakat onların yarattıkları insanlar hiç de mükemmel olmadıklarından hep hatalar yapar, mütemadiyen büyük boşluklara düşüp, topluluklar halinde kendilerini tanrıların gazabına doğru sürüklerler. İşte Nuh da dünyanın yine böyle bir zamanında elçi atanır Tanrı tarafından. Ona koskocaman bir gemi yapması ve içine ailesiyle beraber, her canlıdan 2 şer tane ( bazılarından 7şer) alması ayrıca inananların da binmesine izin vermesi salık verilir. Görevini başarıyla tamamlayan Nuh'un toplam 950 sene yaşadığına dair rivayetler içerir Kur'an. Ayrıca Nuh'un Gemisi'nin de Ağrı Dağı’nın tepesinde olduğuna dair bazı iddialar bulunmaktadır. Zira Tevrat'da böyle bir söylem vardır. Ayrıca Nuh'un Gemisi'nin hikayesi örneğin güvercine metaforik bir anlam kazandırmış ve onun barışın simgesi olarak görülmesini sağlamıştır.

Ayrıca Gılgamış Efsanesi'ndeki Uruk Kralı Gılgamış ölümsüzlüğü arayan cesur bir savaşçıdır ve Tufan'dan sağ kurtulmayı başaran Utanapiştim'e erişmek ve ölümsüzlüğün sırrını sormak için zorlu yollar kat eder. Elbette sonuçta ölümsüzlüğün fiziken değil ancak örnek bir insan olarak öldükten sonra da adının unutulmaması şeklinde olabileceğini öğrenecektir.

Günümüzde bu hikâye her topluma tanıdık gelecektir. Dünya'nın nasıl ve ne zaman ellerinden alınacağını, ırklarının sonunun nasıl olacağını merak eden insan, kendini sonsuz kılmanın cevaplarını ararken bu gibi hikâyelerden hep feyz alacaktır.

Irmak WÖBER
> Grup 1 <

Kaynaklar:

Dünya Mitolojisi, Donna Rosenberg

The Epic of Gilgamesh, N. K. Sandars

Wikipedia, Nuh’un Gemisi



Zeus Aşkına

TDK’ya göre mit, geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren yerinel bir anlatımı olan halk hikâyesidir. Terimin akademik kullanımı ise gerçek-hayal ayrımını içermez.(1) Bu anlamıyla mitler kaynağını genellikle tanrı ve süper kahramanlardan alan, insanın ve dünyanın mevcut hallerine nasıl geldiklerini açıklayan hikâyelerdir. (2)(3) Her ne kadar Fransız düşünür ve yazar Albert Camus, "Mitler, hayal gücü onları canlı tutsun diye vardır." dese de günümüzde mutualist bir hal alan hayal gücü-mit ilişkisi "Guilding Light"(72 yıl ile en uzun süre yayınlanan dizi unvanına sahip yapım) ilişkilerinden bile uzun bir zamandır devam etmektedir. Günümüzde sanat, tıp, endüstri, botanik gibi pek çok alanda mitler ve kahramanlarına rastlamak mümkündür.

Tıp alanına baktığımızda tanrıların en kurnazı Hermes çıkar ilk olarak karşımıza. Zeus'un habercisi olan Hermes, önce tıbbın kurucusu sayılan Hermes Trismegustus'a verir adını. Hermes'in simgesi olan asa bugün tıbbın ve eczacılığın sembolüdür. Yunan mitolojisinde kadınlığın sembolü olan Aphrodit ile eril tanrı Hermes'in oğlu Hermaphroditus ise hermafrodit (erdişilik) tanımına vermiştir adını.(4)Efsaneye göre güzel Hermaphroditus'a âşık olan peri kızı ona sarılır ve tanrılara onları ayırmaması için yalvarır. Tanrılar peri kızının dileğini kabul eder ve onlara aynı vücutta can verirler. Efsaneden yola çıkarak hermafroditlik tanımı bugün çift cinsiyetlilik anlamına gelmektedir. Bunun gibi yarı tanrı Akilleus'un vücudunda ölümsüzlük nehri Styx'e değmeyen tek kısım olan ve de ölümünü getiren sol ayak bileği "Aşil Tendonu"na, annesine âşık olup babasını öldüren Thebes'in kralı Oedipus'da Can Yücel'in "anam avradım olsun kompleksi" olarak tanımladığı Sigmund Freud'un "Oedipus Kompleksi"ne (Kadın versiyonu olan Electra Kompleksi tanımı Carl Jung tarafından ortaya koyulmuştur.) adını verir.(5)

Bu esinlenme hali büyük markalarda da kendini gösterir. Ünlü spor markası Nike adını ve logosunu zafer tanrıçası Nike'den alır. Nike'ın logosu, her ne kadar anlaşılmasa da, tanrıça Nike'nin kanatlarını temsil etmektedir. Mitlerden esinlenen bir diğer önemli marka ise Apple. Markanın kurucuları Steve Jobs ve Ronald Wayne tarafından tasarlanan ilk logo Sir Isaac Newton'a yerçekimini keşfettiren elmayı sembolize etmektedir. Ağaç altında oturan Newton'ı resmeden bu logo 1976'da firmanın markalaşma sürecine girmesiyle değişir."Bythe into an Apple" sloganı ile gelen yeni logo gökkuşağı renklerinde ısırılmış elma şeklindedir. Bu logo ile Âdem ve Havva (Adam-Eve) hikayesi irdelenmektedir. Tanrı tarafından "İyi-kötü Ağacı"na(l'arbre du bien et du mal) dokunmaları yasaklanan ilk insanlar Âdem ve Havva, Âdem’in elmayı ısırması sonucu "ilk günah"ı işlerler. Jobs ve Wayne bu miti simgeleyen elma ve geylerin bayrağının rengi de olan gökkuşağı ile "din" boyunduruğu altında var edilen iyi-kötü kavramına gönderme yaparlar.(6) Benzer şekilde Trident, Phoenix, Pegasus, Orion gibi pek çok marka da isimlerini mitolojik kahramanlardan alır.


Hale BAYRAK
> Grup 1 <

Kaynaklar:

1- Mircea Eliade. Myth and Reality (Harper § Row, 1967) p.1
2- Alan Dundes. Binary Opposition in Myth (Western Folklore 56, 1997) p.39-50
3- William Bascom. The Forms of Folklore: Prose Narratives (California University Press, 1984) p.5-29
4- Hermes. Ege Meta Yayınları, 2001
5- Sigmund Freud. On Sexuality (Penguin Books Ltd, 1956)
6- Jim Carlton. Apple: The Story of Intrigue, Egomania and Business Blunders



GERÇEK

Hakikat ve gerçek kelimeleri birbirini tamamlayan olgular olup, anlam olarak ta oldukça yakındır. Fakat “ Hakikat tektir yani unique’tir*” , gerçek ise göreceli olduğundan değişken ve çoğuldur. Gerçekler bireysel ve yoruma açık olabilir ancak hakikatte bu söz konusu olamaz. “Gerçeğin yaptırım gücü vardır, hakikat ise sadece doğrulukla alakadır.**”. Gerçekler çıkar ve güç elde etmek amacıyla çarptırılabilir. Gülün adı filmindeki rahiplerin baskı ve otorite kurmak amacıyla suçsuz insanları cinayetten yargılaması bu çarptırmaya güzel bir örnektir. Suçlanan insanların gerçekleriyle mahkemenin gerçekleri farklıdır. Filmin son kısımlarında çözebildiğimiz asıl katil ise hakikattir. 
  
Gülün adı filmindeki öğrenme metotları tamamen bilime, gözleme ve araştırmaya dayalıydı. Onlara verilen bilgilere kör bir şekilde inanmadılar. Olayları irdelediklerinde farklı sonuçlar elde eden Baskerwille’li William ve Dom Adso, filmin ilk bölümlerinde şeytanın öldürdüğüne inanılan gencin aslında intahar ettiğini bu metotlar sayesinde açıklığa kavuşturdular. Genç çömez uygulamalı eğitimden bir hayli etkilenmiş filmin başı onun seneler sonraki anlatımıyla başlıyor. Araştırmaya ve gözleme dayanan eğitimin ne kadar akılda kalıcı bu sayede anlayabiliyoruz. 

İnanç ve ibadet konusuna gelecek olursak, ibadet şekilleri her ne kadar farklılık gösterse de inançların birbirine benziyor olması özellikle tek tanrılı dinlerde gözlemleyebileceğimiz bir durum. Aynı dinin değişik mezheplerinde bile ibadet şekilleri oldukça çeşitlilik sağlamaktadır. Önemli olan nokta inançtan yoksun bir ibadetin faydasızlığıdır. Gülün Adı filminde ise fransisken mezhebinin çeşitli ibadetlerini gözlemleyebiliyoruz. Örneğin bir fransisken liderinin Meryem Ana heykeli önünde yüzükoyun yatması gibi. 

Ozan Korkmaz

> Grup 4 < 

ADIYLA VAR OLUR BİR ZAMANLAR GÜL OLAN*

İnsan bir şeye inanma ihtiyacı hisseder. İman bizleri ayakta tutan, açıklayamadığımız olaylara cevap veren, düzeni sağlayan bir olgudur. İnsanoğlu farklı şeylere inansa da inanma ihtiyacı özünde aynıdır. Tanrı’ya, İsa’ya, Muhammed’e, Puta, İneğe, Bilime, Şeytana… İnandığımız ögeler kendi içinde kollara ayrılır, bu kollar birbirleriyle hem uyuma hem de fikir ayrılığına düşerler zira inandığımız şey aynı olsa da yorumlayış biçimlerimiz farklıdır. Örneğin Katolikler: Benediktenler, Fransiskenler, Dominikenler diye ayrı mezheplere ayrılmışlardır. Gülün Adı filminden de hatırlayacağımız gibi Orta Çağ İtalya’sında geçen Melk’li Dom Adso’nun ağzından dinlediğimiz hikâyede Hristiyanlığa inanıp, Hristiyanlığı, İsa’yı, öğretilerini farklı yorumlayıp, kilisenin fakir bir yaşam tarzı mı yoksa zengin bir yaşam tarzı mı sürmesi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdir.


Her insan kendi gerçekleri doğrultusunda yaşar. Merak ederek, araştırarak, soru sorarak, sorgulayarak bilinmeyene ulaşmak ister. Bilinmeyen çekicidir, yasak olan çekicidir. ‘İsa’nın güldüğü görülmemiştir!’(1) Gülmek yasaktır, gülmek şeytanın özelliğidir. Kilise tarafından baskıyla, korkuyla düzene sokulan insanlar, nasıl söyleniyorsa öyle yaşamaya mahkûmlardır zira cahillerdir. Aristoteles’in Poetica adlı eserinin ‘hiç var olmayan’ ikinci cildi Komedya’nın, bilgiye aç olan Baskerwille’li William tarafından aranmasına şahit oluyoruz Gülün Adı’nda. Bir rahibin inandıklarını, inanmak istediklerini tasdikleyen kitabı bulabilmeye, okuyabilmesine olan açlığı… Öğrenme! Bizleri daha iyi, daha kaliteli yapan şey değil midir öğrenme arzusu? Kendini geliştirebilmek, sorulara cevap bulabilmek, gerçekleri gün yüzüne çıkarabilmek…

‘Gülmek korkuyu öldürür ve korku olmadan inanç olmaz çünkü şeytan korkusu olmazsa Tanrı’ya ihtiyaç kalmaz. Gülmek basit insanların eğlencesi olarak kalacak ama ya bu kitap yüzünden bilgili insanlar her şeye gülmenin kabul edilebilir olduğunu söylerse? Tanrı’ya gülebilir miyiz? Dünya yeniden kaosa sürüklenir.’ der kör rahip Jorge. Kendi doğruları adına dolaylı yoldan cinayet bile işlemiş hatta zehirli sayfaları yiyerek kendi bedenini kitaba mezar etmiştir. Korkuyorsan araştırmazsın, sorgulamazsın, öğrenemezsin, önüne koyulana razı olur, gelişemezsin. Korkuyorsan konuşamazsın, karşı çıkamazsın, düşünemezsin, fikir teatilerinde bulunamazsın zira bir fikir sahibi değilsindir. Korkarsan bir piyon olarak yaşar, yönetilerek ölürsün. Aslında hiç var olmamışsındır… Descartes ne güzel söylemiş, ‘Düşünüyorum öyleyse varım.’

*yalnız adlar kalır geriye…



Ledün KIZILIRMAK
 
> Grup 1< 


1- Jorge ile William tartışırken, Jorge’nin söylediği söz. (Gülün Adı)
* Gülün Adı adlı romanda geçen son söz.

Kaynaklar:

en.wikipedia.org/wiki/The_Name_of_the_Rose_(film) 
The Name of The Rose (Jean-Jacques Annaud (Umberto Eco) )
Fotoğraf; The Name of the Rose (film)

Çarşamba, Ekim 07, 2009

Yaratılış

Bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok yaratılış çeşitleri var. Derste işlediğimiz yaratılış oldukça ilginçti. Zeus’un babasından kurtulmasıyla zaman akıyordu. Çünkü babası zamanı durdurmuştu. Yenilmez bir güce sahipti ve gücünün yetebildiklerini öldürüyordu. Oğullarını yiyordu. Bu durumun sonu için Zeus’un kurtulması lazımdı ve kurtuldu. Babasını yendi. Böylelikle zaman akamaya başladı. Birde benim bildiğim bir yaratılış var bana küçükken anlatılan. Dünya Allah tarafından yaratılıyordu. 6 günde yaratılıyor ve 7.gün istitrat ediyordu Allah. Buda günümüzde pazar gününe denk geliyor. O zamanlardan günümüze gelmiş dendiğine göre. Allah ilk ışığı, ikinci günü gökyüzünü, üçüncü günü Dünyayı, denizi, ağaçları ve bitkileri yaratmıştı. Dördüncü günü ise Güneş’i, Ay’ı, yıldızları yaratmıştı. Beşinci günü ise kuşları ve balıkları yaratmıştı. 6.gün ise hayvanları ve Âdem’i ve daha sonra Âdem’in kemiklerinden Hava’yı ki Âdem yalnız kalmasın diye yaratmıştı. Böylelikle Allah 6 günü tamamlamış ve 7.günde tatil yapmıştı yani dinlemişti. Allah Âdem ile Hava’ya ölümsüzlüğü hediye etmişti. Fakat Allah’ın Cennet’indeki sadece bir meyve ağacında bulunan meyveleri yemeleri yasaktı. Günlerden bir gün bu yasağa uymayarak, o meyvelerden yemişler ve ölümsüzlükleri sona ermiş. Allah onları cezalandırmış ve Cennet Bahçesi’nden atamış ve ölümsüzlüklerini geri almıştı. Böylelikle dünya dönmeye başlamış zaman akamaya başlamıştı. Yaratılışların biri yeme ile diğerinde yenilerek zaman akıyor devam ediyor.

Narod Demirtaş

> Grup 3 <



Salı, Ekim 06, 2009

İSTEMEK VE İNANMAK

Gerçekten tek bir şey istemiyorum, bir tek hayalle uzun bir yol aşılmıyor. Uzun bir sessizlikten sonra hayatıma okumakla yön vermeye karar verdiğimden beri ailem hayatını değiştirdi benim için, ilk önce bu sene üzerlerindeki yükü biraz hafifletmek için okul bursunu kazanmak istiyorum. İstemek yetmiyor tabi ki bir şeyleri başarmak için inanmakta gerekiyor. Son 2 yıldır istediğim ve inandığım her şeyi başardım. İstediğim okulun istediğim bölümünde okuyorum. İsteklerin çok oldukça ve ne kadar çok inanırsan onlara basamak yapıyorsun hepsini kendine ve yavaş yavaş emin adımlarla ilerliyorsun.Ailemi istiyorum tam yanımda. Annem şartlarımızdan dolayı yurt dışında çalışmak zorunda ve ben 1 senedir her gün sadece sesini duyabiliyorum. Artık onu görmek istiyorum. Babamı istiyorum yanımda bir kız çocuğunun her zaman ihtiyacı olan şey babasıdır, artık onu sadece kışın görmek istemiyorum. Kahramanım hep yanımda olsun hiçbir yere gitmesin istiyorum.Sanat yönetimi bölümünü seçtim çünkü sanat yönetmeni olmak istiyorum. 2. Sınıfta beni bu yönde yönlendirecek, teorik olarak güçlendirecek ve beklide bakış açımı değiştirebilecek bir işte çalışmak istiyorum. Sanat yönetmeni olmak istiyorum.Aşık olduğum adam hep yanımda kalsın istiyorum, uzağıma düşmesin istiyorum. Ben neye dokunsam kayboluyor bazen. Kaybolmasın istiyorum, hep olduğu yerde kalsın, bu tutku hiç bitmesin istiyorum.Kaybetmekten korkmamak istiyorum. Korkularımı saklamayı öğrenmek istiyorum. İnsan bir şeye ne kadar çok bağlanırsa o kadar çok korkuyor kaybetmekten. Kaybetmekten korkmak istemiyorum ben. Hiç bir şeye bağlanmamak gerek sanırım. Ailene, işine, sevgiline çünkü en küçük bir terslik olduğunda hayatın alt üst oluyor. Korkularımdan kurtulmak istiyorum. Okulum bittiğinde iyi bir sanat yönetmeni olabilmek istiyorum. Aynı zamanda akademik kariyerime de devam edip bu konuda eğitmenlik yapmak istiyorum.Bir tek şey istemiyorum kendimden, tek bir şeye yoğunlaşıp tek bir noktaya bağlamak istemiyorum beklentilerimi. Belki çok fazla şey istiyorum belki çok az. Ama ne istediğimi ve nasıl yapacağımı biliyorum. İlk önce istiyorum ve inanıyorum sonra başarmak için çalışıyorum. Ve başarıyorum…
M. Aysima DÖŞEREL
> Grup 4 <

Yaratılış Üzerine Düşünceler...


Var oluşu açıklamak insanoğlunun en temel çabası olmuştur. Var oluşunu açıklamaya çalışırken insan ilk kaynağa yönelmek istemiş, yaratılışı anlamaya çalışmıştır hep. İnsanoğlunu yaratılışı ile ilgili karşımıza çıkan ilk mitler doğayla girdiği mücadelenin tanıklıklarını yansıtır. Hükmedemediğidoğa ve canlılar tek tek tanrılaşır gözünde. Yunan mitolojisindeki ateş tanrısından, Uzakdoğu’daki yılan tanrısına kadar tanrılar insanoğlunun baş edemediği ya da açıklayamadığı varlık ya da kavramların şekline bürünmüştür. İnsanoğlunun yeryüzü ile kurduğu ilişki değiştikçe yaratılış destanları da değişir. Her ne kadar yeryüzündeki birçok yaratılış miti birbiri ile ortak noktalara sahip olsa da zamanla, tanrılar gibi insanoğlunun yaratılışına verdiği anlamlar da farklılık gösterir. Eskiden doğa tanrılarının himayesinde olan insan sadece kendisi için yaratılmış bu evrenin hâkimidir artık. Teknoloji ve bilim sayesinde ona hükmettiğini sanır çünkü yaratılış destanlarının tarih içindeki serüveni insanların kendilerini evrenin içinde nasıl konumlandırdıklarına göre şekillenmiştir ve yaratılış destanları tarih boyunca yaşamış toplumların kültürel inşalarıyla ilgili önemli ipuçları sunmaktadır. Mitolojik ve dini kaynaklarda rastladığımız yaratılış destanlarının gelecekte nasıl şekilleneceğini ve nasıl bir kurgu içerisinde sunulacağını görmek isterim doğrusu!

Burcu HALAÇOĞLU YEŞİL

> Grup 3<

*Sırasıyla fotoğraflar Nors Mitolojisi ve Orta Krallık Çin ekoses.com internet sayfasından alınmıştır.

Cuma, Ekim 02, 2009

İNSAN YA YAŞAR YA YAŞAMAZ

Mekân: Tütün Deposu
Etkinlik ismi: 11. İstanbul Bienali“İnsan Ne ile Yaşar?”
Sonuç: Duygusal bir karaktere bağlı olarak iç karartıcı.


İronik bir dünya ve vaat edilen güzellikleri göz önünde bulundurduğumda vardığım sonuç şu ki:

İnsan horgörü ile yaşar. İnsan katliamlarla, zulümle, umutsuzlukla yaşar. Fakirliğe itilmek, çaresizlik, mutsuzluk ve daha kurnazca davranmış olan hemvarlıklarının kuklası olmak insan yaşamının vazgeçilmez temel taşlarındandır. İnsan savaşlarla yaşar. Barışı ağzına alamadan yaşar. İnsan “ataerkil” bir toplumla yaşar. İnsan üçkâğıtla, yalancılıkla, dalkavuklukla yaşar. İnsan “bağımlı” yaşar – bir düzene ya da bir insana ya da herhangi bir şeye istem dışı bir bağımlılık-. İnsan sürgünlerde geçirmelidir ömrünü. Kafasındaki anavatan tabirinden çok çok uzakta yaşamak zorundadır. İnsan düşünmemelidir yaşarken, onu yaşatan olabildiğinde az önemli düşünceye sahip olmasıdır, hiç sahip olmasa daha hayırlı olur onun için. İnsan asıl kimliğinden uzakta yaşar. Zorlama düşüncelerin boyunduruğunda yaşar. İnsan “toplum için kaşınılmamalı” ibaresine uyarak yaşar. İnsan bir dairenin etrafında düzenli olarak dönerek yaşamalıdır ki çemberin dışını göremesin. İnsan köprü altlarında, dünyadaki yerine yakışır(!) bir şekilde sefalet içinde yaşar. İnsan “doğaya hâkim” güç olarak yaşamaktansa “doğanın hâkim olduğu köle” olarak yaşamalıdır. İnsan başka bir insana düşman kesilerek yaşamalıdır. İnsan nefes almamalıdır. Ancak böyle yaşayabilir.
Mesela insan hayal gücü ile yaşayamaz. Umut hiç insana göre değildir. Rahat içinde yaşamayı düşünmemelidir bile. Dürüstlük, bilgelik, hoşgörü ve huzur insan doğasına aykırıdır. Bunlarla yaşaması söz konusu bile olamaz. İnsan sanatla ve kültürle yaşayamaz. Belirli bir kültür birikimine sahip olamayacağından kültür kelimesinin karşılığından bile haberdar olmalıdır. Sanat mı? Sanatı yönetenler muhakkak vardır. Barakasında sanat yapmak hangi insanın aklına gelir ki?(!) İçinde bulundukları durum için tasarladıkları dans sadece “saçmalık”tır. Ya da vakit öldürme. Bunlar sanat olamaz. İnsan birlik beraberlik içinde yaşayamaz. Özgürlük günahtır! İnsan para tanrıları olmadan yaşayamaz ve tek tanrı ile de yaşayamaz. Kendi dilini konuşamaz. İnsan sağduyu ile yaşayamaz.
İnsan aslında ne ile yaşar? Ya da bu durumda şunu sormalı: Ne için yaşar?
İnsan “insan” ile yaşar, dünya ile değil. İnsandır belirli düzenleri dayatan ya da başarı elde edebilen. Hoşgörü de horgörü de insandan gelir. Temel ihtiyaçlar mı? Çoğu insan yeme, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorken bunların sözünü etmek çok da doğru olmaz. İnsan, insanın getirileri ve götürüleri ile yaşar. Onu düşünmeye iten ya da intihara götüren şey başka bir insanın ya da insanların etkisine karşı bir tepkidir.

Hilal DİKMEN
>Grup 1<

Cuma, Eylül 25, 2009

Devr-i Alem

Kalliopi Lemos ,2007

Yerleştirme köprü 7x14x3 m,

Tekneler 7m(uzunluk)

1990’dan bu yana Türkiye ve Yunanistan arasındaki sanat ve kültür alışverişi ivme kazanarak gelişiyor. İlham verici tarihsel ve modern ortamıyla İstanbul Yunan sanatçılarla buluşuyor ve onların söylemlerini ve projelerini geliştirmek için olanaklar sunuyor.Bu bağlamda Kalliopi Lemos,koleksiyonundan Santralistanbul’a uzun süreli ödünç verdiği "Devr-i Alem" eseriyle bu buluşmadaki yerini alıyor. Santralistanbul’da sergilenmekte olan eser Kallopi Lemos’un Geçit’inin ilk yerleştirmesi Yunanistan’ın Eleusis kentinde gösterilmiştir. Lemos,Bu yerleştirme çalışmasında asal bir öğe olarak Doğu’dan Batı’ya yaşadığı göçmenleri taşıyan ve Yunan Adaları’nın kıyılarında terkedilmiş halde bulunan ahşap tekleri kullanmaktadır. Sınırlar,kültürler ve kimlikler arasında olma hissini inceleyen Lemos’un çalışmalarının merkezinde yaşamın dairesel akışı yer almaktadır.

Neden Ege ?

Yetkililerin sıkça tekrarladıkları bir iddia, iltica talebinde bulunan kişilerin kendi ülkelerinden zulüm görme korkusu nedeniyle değil de ekonomik nedenlerle ayrıldıklarıdır. Oysa araştırmalar göstermektedir ki başlıbaşına az gelişmişlik ve yoksulluk insanları ülkelerinden ayrılmaya ve ölümle bitebileceğini çok iyi bildikleri bir yolculuğa çıkmaya iten faktörlerden biri değildir. Ancak iç çatışmalar, etnik ya da dinsel gruplara baskı ve sistematik insan hakları ihlalleri, yoksulluk ile birleştiğinde, bir neden oluşturabilir. Bir Afgan sığınmacıya bu yolculukta ölebileceğini söylediğinizde, cevabı çoğunlukla "biliyorum fakat mecburum" olacaktır. Kaç insan daha fazla para kazanmak için, binlerce kilometreyi bir kamyon kasasında saklanarak geçmeyi ve denizde boğularak ölmeyi göze alabilir? Belki birkaç yüz, ama asla onbilerce değil.

Artan sığınmacı/göçmen hareketi, İzmir ve Ege için yeni bir kavram. 2000'li yıllara dek Ege Denizi ve sadece birkaç kilometre ötedeki Yunan adalarına ulaşmaya çalışan insanlar (ve yaşanan facialar) iltica gündeminin önemli bir parçası değildi. Ancak 2000 sonrası Afganistan ve Irak'ta yaşanan olaylar ve Ortak Avrupa İltica Sistemi, Ege Denizi'ni Avrupa'ya yönelik sığınmacı/göçmen trafiğinin önemli güzergahlarından biri haline getirdi. 11 Eylül sonrası, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahalesi ve ardından Irak'ı işgali ile ortaya çıkan çatışma ortamı yüzbinlerce insanı evinden ayrılmaya zorladı. Her iki ülkeden ayrılan insanlar için Türkiye birinci derceden bir hedef ya da geçiş ülkesi olmasa da önemli etkileri oldu. Örneğin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği istatistiklerine göre, 2007 yılında mülteci statüsü alan Afgan ve Somali'lerin sayısı 3 kattan fazla artarken, Iraklıların sayısı, bir önceki yıla göre, yaklaşık 30 kat artmıştır. Ve bu sayılar sadece resmi verileri yansıtmaktadır.

Mültecilik:“ırkı, dini, milliyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti yada siyasal düşüncesi nedeniyle, zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen yada uyruğu taşıdığı ülkenin hükümetin korumasından yararlanamamak veya ikamet ettiği ülkeye dönmek isteyen her kişinin mülteci olarak tanımlandığı görülmektedir.

“sığınmacı” ve “mülteci” sözcükleri aynı anlamdadır. Biri Türkçe, biri Arapça iki sözcük olup, her ikisi de “sığınan kişi” demektir. Ama Türk hukuku buna bir ayırım getirmiştir ve bu iki sözcüğe farklı anlamlar yüklemiştir. Buna göre kişi 1951 Cenevre Sözleşmesinde belirtilen nedenlerden dolayı bir başka ülkeye sığınmak için başvurduğunda “sığınmacı” dır. Hakkında gerekli araştırmalar yapılıp iddialarının doğruluğu kanıtlandığında ise “mülteci” olur ve kendisine “ mülteci statüsü” verilir


Göçmenler:

Göçmen ise, yukarıdaki tüm uluslararası hukuk belgelerinde sayılan siyasi kriterler nedeniyle değil de sırf ekonomik nedenlerle, daha müreffeh bir hayat standardı yakalayabilmek için vatandaşı olduğu ülkeden bir başka ülkeye göçen kişiye denir. Göçmenler vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanmaya devam ederler ve bu yolculuğa kendi istek ve arzuları ile çıkarlar. Göçmen kabul eden ülkeler, göçmen politikalarına bağlı olarak başvuruları kabul veya reddedebilirler. Bu ülkelerin bu anlamda temel bir insan hakkından kaynaklanan sorumlulukları yoktur. Uzun süredir aslında göçmen mahiyetinde olan kişilerin kendilerini ulaşmak istedikleri ülkelerde mülteci olarak tanıtmaya çalışmaları, bu konuda akıl almaz hile ve kurnazlıklara başvurmaları, uluslararası mülteci hukukuna ciddi zararlar vermiştir. Öyle ki ülkeye girişlerde alınan önlemlerin arttırılması ve sıkılaştırılması nedeniyle mülteci korumasından yararlanması gereken kişiler, bu büyük engelleri aşamaz duruma düşmüşlerdir.

Türkiyeye En Çok göç veren ülkeler:

Türkiye Jeolojik özelliklerinden ötürü göç mekanı ya da göçe giden yolda geçit bölgesi olmaktadır.Özellikle aşağıdaki devletler göçte ilk sıralarda yer almaktadır.

  • AFGANİSTAN
1998 itibariyle Taliban, Afganistan’ın büyük kısmının Kabil’in ve hükümetin kontrolünü ele geçirdi. Taliban’ın kullandığı şiddetle binlerce savaşcı ve sivil öldürüldü. Taliban’ın ülke egemenliğini ele geçirmesiyle 70 bin insan Taliban kuralları altında yaşamak yerine ülkeyi terk etti. 2000’nin sonlarına doğru sadece kuzey ve güney dağlarında küçük bölgeler Taliban kontrolünün dışında kaldı.
  • İRAN İSLAM CUMHURİYETİ

Etnik ve dini gruplara yapılan baskı ve insanlık dışı muamele sonucunda bu kişiler ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlar. Ayrıca etnik kökeni ve dini inancı ne olursa olsun siyasi muhalifler de baskı, işkence ve kötü muameleye maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla ülke dışına kaçmak zorunda kalan İranlıların bir bölümünü de bu kişileroluşturmaktadır.

  • IRAK

Bağdat’ın düşürüldüğü tarihten bu yana ülkede istikrarsızlık ve şiddet olayları hüküm sürmektedir. Washington Post 2007 yılında ülkeyi Sudan’dan sonraki en istikrarsız ülke olarak tanımlamıştır5. Yağmalama olayları, intikam cinayetleri ve mülkiyet tahripleri ülkede sıradan olaylardır6. Ülkede insan hakları ihlalleri ve mezhep çatışmaları önemli ölçüde devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin (BMMYK) verilerine göre Irak’ta her ay yaklaşık 60.000 insan evini terk etmek zorunda kalmaktadır. BMMYK, bugüne kadar 4.4 milyon Iraklının evlerini terk etmek zorunda kaldığını tahmin etmektedir. Bu insanlardan 2,2 milyonu ülke içerisinde yer değiştirmiş ve 2,2 milyonu başta Türkiye,Ürdün ve Suriye olmak üzere komşu ülkelere sığınmıştır.

Tarih boyunca kitlesel olarak yerinden edilenler olduğu gibi bugün Dünya’ da 40 milyondan fazla insan zorla kendi evlerinden ayrılarak şiddet ve zulüm nedeniyle yer değiştirmiştir. Sadece 27 ülke bu sayıdan fazla nüfusa sahiptir. Bu, yerinden edilen “ulus” üç gruptan olmuştur. 1. Mülteciler: Yaklaşık 15 milyon insan diğer bir ülkeye güvenlik gereksinimiyle kaçmıştır. 2.Ülkesi içinde yerinden edilenler (UYE): 2.5 milyon insan bu durumdadır. 3. Sığınmacılar: Yaklaşık 1 milyon insan, diğer bir ülkeden koruma almaya çalışmışlar ancak hala mülteci olarak kabul edilmemişlerdir.

BM verilerine göre, sözleşmenin kabul edildiği 1951 yılından itibaren mülteci nüfusu yıllık bazda sürekli artan bir grafik göstermiş ve 1995 yılında yetmişli yılların on katı bir seviyeye çıkarak 27.437.000 sayısını bulmuştur. 1995 yılından günümüze azalma eğilimi gösteren UNHCR’ın ilgi alanına giren (mülteciler, sığınmacılar, ülkesinde yerinden edilenler, geri dönenler olarak) toplam nüfusun halen yıllık bazda 22.000.000 kişi civarında olduğu tahmin edilmektedir. Yine UNHCR’a göre bu rakamların % 50.8’ini kadınlar, % 41’ini 18 yaşın altındakiler ve % 5’ini 5 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM)’nün, 2000 yılı başında yaptığı bir araştırmaya göre “herhangi bir anda” yeryüzünde kaçak olarak dolaşan insan sayısı 15 milyon ile 30 milyon arası değişmektedir. Sonraki yıllarda insanlığı tehdit eden olayların arttığı dikkate alınırsa, bu rakamın büyüdüğünü tahmin etmek zor olmayacaktır. Norveç Mülteciler Konseyi tarafından Mart 2005’de yayınlanan rapora göre, dünya genelinde her gün 8 bin kişi evinden ayrılmak zorunda kalmakta, 50 ülkede 25 milyon kişi kendi ülkesinde yerinden edilmiş bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

Karşılaşılan Problemler:

Hiç bilmediğimiz (ve asla bilemeyeceğimiz) onlarca hatta yüzlerce insan yaşamlarını Ege Denizi'nde kaybetti 2007 yılı boyunca. Sağsalim karşı kıyıya, Yunanistan'a ulaşabilen insanların ise organ ticareti, kölelik -modern kölelik, seks köleliği- gibi organize suçların mağdurları oldukları biliniyor.
Yurtsuz olan bu insanlar,hiçbir vatandaşlık hakkından faydalanamıyorlar.Göç esnasında ölümlerle,insanlık dışı muamelelerle karşılaşıyorlar.Çocuklar çoğu zaman bu zor şartlara dayanamayıp ölüyorlar.

Didem KAPLAN

>Grup 1<

Kaynaklar:
www.multeci.net
www.unhcr.org.tr